Ama bu bayramın çocuk kalbinden bir ifadesi gibi sanki.
Koskoca bir insanın Şeker Bayramı demesinin tuhaf gelen bir yanı var. (Ya da bana öyle geliyor. Oturup şekerin bayramını mı kutlayacağız. Tuz ne olacak peki, ya ekmek? Hani tuz ekmek hakkı var derler, şekerden daha mı önemsiz...)
Bayram şekeri
Elif Çakır - 30.09.2008
OLDUĞU GİBİ
Elif Çakır
Şekerdi, Ramazandı derken, nihayet bayrama ulaştık.
Ancak başbakanın medya tartışmasını “almayın o gazeteleri evinize”ye getirmesinden artık kendisi de sıkılmış olmalı. Yaklaşan bayram arifesinde tartışmayı “bir kültür erozyonuna” çekti. “Ramazan Bayramı”nın bir kısım insanlar tarafından “Şeker”leştirilmesine tepki göstererek “bunlara fırsat vermemiz gerektiğini” söylemesi üzerine bir şekerleme yapmak gerekiyor.
Ah nerede kaldı eski Ramazanlar, ah o Bayramlar diye iç geçirip geçmiş özlemi içerisinde olanlardan değilim.
Dinî metinlerde geçen şekliyle de bu ne Ramazan ne de Şeker bayramıdır. Bu bayramın asıl adı iyd el-fıtr’dır, yani Fıtr Bayramı.
Fıtr da, hani şu fitre olarak Türkçeleştirdiğimiz şeydir (daha geniş kapsamı var ama şimdi oturup bunu anlatmanın ne yeri ne de sırası).
Günlük hayatta türlü nimetlerle sofralar donatıp yemeye alışmış zenginlerin Ramazan boyunca aç kalıp, fakirliğin en azından bir boyutunu (açlık) idrak etmesiyle (öyle ya, giyinip kuşanma, gezip tozma hoşça vakit geçirme oruç kapsamında değil) birlikte, ellerini ceplerine atıp bir miktarını yoksullarla paylaştığı günlerin adıdır Ramazan ya da Şeker dediğimiz bayram. En doğru şekliyle Fıtr Bayramı.
Öyle zenginlerin zenginleri ağırladığı cümbüşe dönüşen sofraların yarıştığı, yoksul halkın sofrasında ekmek zeytinin değişmemesi değil.
Yoksulların çadırlarda, sonradan görme bürokratların beş yıldızlı otel lobilerinde ağırlandığı iftar düzeneği devam ediyor yine.
Hz. Peygamber, sadece zenginlerin çağrılıp da yoksulların dışarıda bırakıldığı sofralara lanet ediyordu. Bugün ise her şey eski haline dönmüş görünüyor.
İşin Şeker ya da Ramazan bayramı olup olmadığını tartışmak bile abes aslında.
Kaldı ki, çocuklar için şeker, çikolata ve tatlı bayramıdır elbette.
Bizim için de öyleydi o yaşlarda iken.
Yıl boyunca pek fazla erişemediğimiz türlü şeker, çikolata ve tatlılar dolardı evimize ve komşularımızın evlerine.
Herhalde şeker bayramı yaklaşımı buradan kaynaklanıyor.
Ama bu bayramın çocuk kalbinden bir ifadesi gibi sanki.
Koskoca bir insanın Şeker Bayramı demesinin tuhaf gelen bir yanı var. (Ya da bana öyle geliyor. Oturup şekerin bayramını mı kutlayacağız. Tuz ne olacak peki, ya ekmek? Hani tuz ekmek hakkı var derler, şekerden daha mı önemsiz...)
Gerçi bayramlarda bu kadar şekerin içine gömülmek bize ait bir şey midir, yoksa dünya Müslümanlarında da böyle bir eğilim var mıdır, bilmiyorum.
Benim için pek değil ama tatlı ile arası iyi olanlar için tam bir fırsat günleri bu bayramlar.
Baklavalar açılır, yöresel tatlılar yapılır.
Nereye gitseniz önünüze bir porsiyon tatlı getirilir.
* * *
Bu Ramazan öfkeli ve kavgalı geçti.
Güzel sözler, güler yüzler yerine hırsızlar, şerefsizler, müfteriler uçuştu ortalıkta.
Orucun insanın tabiatını yumuşatan, kötü söz söylemekten, kötü iş işlemekten, kötü niyet taşımaktan alıkoyan güzelliğini şöyle yurt çapında doya doya yaşayamadık.
Ramazan bana insanın daha bir içine kapandığı, kendini sorguladığı, eğrisini doğrusunu görmeye çalıştığı bir atmosfer gibi gelmiştir. Sonrasındaki bayram da, insanlarla yeniden kaynaşıp barışmanın ifadesidir. Güzel sözlerle, güler yüzlerle, hediyeler ve ikramlarla birbirini ziyaret edip, “nedir bu çekişme, hepimiz aynı hayatı paylaşıyoruz” deyip kucaklaşmanın ifadesi…
Özellikle son yıllarda, üç dört günlük bayramın bir haftaya yayılmasıyla birlikte, insanlar bunu tatil şekline dönüştürerek evlerinden kaçmaya başladılar.
Bayramların o sıcaklığı, samimiliği kalmadı sanki yıllar geçtikçe.
Artık yükünü taşımakta iyice zorlanan İstanbul’da ise bayramlar sokağa çıkılmayacak eziyet günleri haline geldi. (Buna rağmen hâlâ Ankara’dan onbinlerce insanın –Merkez Bankası vesilesiyle- İstanbul’a getirilmesi nasıl düşünülüyor, şaşmamak elde değil. Buna bir de “trafiğin dengelenmesi” yorumu getirildi ki Başbakan tarafından, bu ayrı bir yazı konusudur.)
Gündelik hayatta çok fazla insanla muhatap oluyoruz, çok fazla bilgi ve mesaj bombardımanına uğruyoruz ve artık hiçbir şeye ayıracak “samimi” vaktimiz kalmıyor.
Geçen cumartesi Ayşe Arman’a verdiği röportajda çocuk psikoloğu Şeniz Pamuk, “hah, işte bu” diyebileceğim bir tespitte bulunmuştu: “Bir iki kuşak sonra, 1950’lerin hayatına geri döneceğiz!”
“İlişkiler çok kopuk, kimsenin kimseye ayıracak vakti yok, herkesin yapmak istediği çok fazla şey var.”
“Klasik aile modellerine geri dönülecek. Herkes evliliğini yürütmeye çalışacak. Günümüzde olduğu gibi yürümezse boşanırım demeyecek. Kadınlar daha az çalışacak, ve çocuk bakacak... Çünkü bu tempo insanların kaldırabileceği bir tempo değil...”
Tabi ki bu olacak.
Olmazsa da sonraki kuşaklara hepten yazık olacak.
Bayramların önemi tekrar ortaya çıkacak.
Elinizde bir kutu şekerleme ile, eşinize dostunuza, komşunuza, akrabanıza gidip önce bir tebessümle sonra sıcak bir kucaklaşma ile elde edeceğiniz ruhsal motivasyonu, ne tatilde, ne de koşturmacalarda bulacaksınız.
Huzurlu bir bayram geçirmeniz dileğiyle, Bayramınızı kutluyorum.
Diğer Elif Çakır Makaleleri:
* 23.09.2008 - “Organize işler bunlar / Başımıza işler bunlar”
* 16.09.2008 - Endişeye mahal yok!
* 09.09.2008 - Oruç çarpması
* 02.09.2008 - Oteller arasında
* 26.08.2008 - “Garibim Arap kadınları”
* 19.08.2008 - Sözün maksadını aşması
* 12.08.2008 - Çok şükür olimpiyat başladı
* 05.08.2008 - Diyet
* 05.08.2008 - 18 cenaze sıfır şikâyet!
* 29.07.2008 - Menderes Çıkmazı’ndaki bomba!
* 22.07.2008 - Klasörler bitmez, vatan bölünmez
* 15.07.2008 - Tren gelir hoş gelir
* 08.07.2008 - “Ölüm bize ne uzak, bize ne yakın ölüm”
* 01.07.2008 - Genelkurmay “açıklıyor”
* 01.07.2008 - Parayı veren...
* Tüm yazıları





goksel




