| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )
nufüs huviyet cuzdanı gökyüzü kadar kırmızı 2006Hakiki yoksul bir iki Hurma ve bir iki Lokma alıb kapıdan dönen değil, iffet'inden 
 dolayı istemekden sakınan kimsedir

orfeonrecord13289.bloggumnaruto shippuden goksel

Yazılar
 
Oct
26
    

 

INFO

http://www.gamespot.com/pc/sports/pes2009/index.html

Download Links

bakanie.z.pesika.by.lol.part01.rar
bakanie.z.pesika.by.lol.part02.rar
bakanie.z.pesika.by.lol.part03.rar
bakanie.z.pesika.by.lol.part04.rar
bakanie.z.pesika.by.lol.part05.rar
bakanie.z.pesika.by.lol.part06.rar
bakanie.z.pesika.by.lol.part07.rar
bakanie.z.pesika.by.lol.part08.rar
bakanie.z.pesika.by.lol.part09.rar
bakanie.z.pesika.by.lol.part10.rar
bakanie.z.pesika.by.lol.part11.rar
bakanie.z.pesika.by.lol.part12.rar
bakanie.z.pesika.by.lol.part13.rar
bakanie.z.pesika.by.lol.part14.rar
bakanie.z.pesika.by.lol.part15.rar
bakanie.z.pesika.by.lol.part16.rar
bakanie.z.pesika.by.lol.part17.rar
bakanie.z.pesika.by.lol.part18.rar
bakanie.z.pesika.by.lol.part19.rar
bakanie.z.pesika.by.lol.part20.rar
bakanie.z.pesika.by.lol.part21.rar
bakanie.z.pesika.by.lol.part22.rar
bakanie.z.pesika.by.lol.part23.rar
bakanie.z.pesika.by.lol.part24.rar
bakanie.z.pesika.by.lol.part25.rar
bakanie.z.pesika.by.lol.part26.rar
bakanie.z.pesika.by.lol.part27.rar
bakanie.z.pesika.by.lol.part28.rar
bakanie.z.pesika.by.lol.part29.rar
bakanie.z.pesika.by.lol.part30.rar
bakanie.z.pesika.by.lol.part31.rar
bakanie.z.pesika.by.lol.part32.rar
bakanie.z.pesika.by.lol.part33.rar
bakanie.z.pesika.by.lol.part34.rar
bakanie.z.pesika.by.lol.part35.rar
bakanie.z.pesika.by.lol.part36.rar
bakanie.z.pesika.by.lol.part37.rar
bakanie.z.pesika.by.lol.part38.rar
bakanie.z.pesika.by.lol.part39.rar
bakanie.z.pesika.by.lol.part40.rar
bakanie.z.pesika.by.lol.part41.rar
bakanie.z.pesika.by.lol.part42.rar
bakanie.z.pesika.by.lol.part43.rar
bakanie.z.pesika.by.lol.part44.rar
bakanie.z.pesika.by.lol.part45.rar
bakanie.z.pesika.by.lol.part46.rar
bakanie.z.pesika.by.lol.part47.rar
bakanie.z.pesika.by.lol.part48.rar
bakanie.z.pesika.by.lol.part49.rar
bakanie.z.pesika.by.lol.part50.rar
bakanie.z.pesika.by.lol.part51.rar
bakanie.z.pesika.by.lol.part52.rar
bakanie.z.pesika.by.lol.part53.rar
bakanie.z.pesika.by.lol.part54.rar
bakanie.z.pesika.by.lol.part55.rar
bakanie.z.pesika.by.lol.part56.rar
bakanie.z.pesika.by.lol.part57.rar
bakanie.z.pesika.by.lol.part58.rar
bakanie.z.pesika.by.lol.part59.rar
bakanie.z.pesika.by.lol.part60.rar
bakanie.z.pesika.by.lol.part61.rar
bakanie.z.pesika.by.lol.part62.rar
bakanie.z.pesika.by.lol.part63.rar
bakanie.z.pesika.by.lol.part64.rar
bakanie.z.pesika.by.lol.part65.rar
bakanie.z.pesika.by.lol.part66.rar
bakanie.z.pesika.by.lol.part67.rar
bakanie.z.pesika.by.lol.part68.rar
bakanie.z.pesika.by.lol.part69.rar
bakanie.z.pesika.by.lol.part70.rar
bakanie.z.pesika.by.lol.part71.rar
bakanie.z.pesika.by.lol.part72.rar
bakanie.z.pesika.by.lol.part73.rar
bakanie.z.pesika.by.lol.part74.rar
bakanie.z.pesika.by.lol.part75.rar
bakanie.z.pesika.by.lol.part76.rar
bakanie.z.pesika.by.lol.part77.rar
bakanie.z.pesika.by.lol.part78.rar
bakanie.z.pesika.by.lol.part79.rar

NFO:
pes9nfo.nfo

Alternative Links (by Senior Juan)

podosfairara.part01.rar
podosfairara.part02.rar
podosfairara.part03.rar
podosfairara.part04.rar
podosfairara.part05.rar
podosfairara.part06.rar
podosfairara.part07.rar
podosfairara.part08.rar
podosfairara.part09.rar
podosfairara.part10.rar
podosfairara.part11.rar
podosfairara.part12.rar
podosfairara.part13.rar
podosfairara.part14.rar
podosfairara.part15.rar
podosfairara.part16.rar
podosfairara.part17.rar
podosfairara.part18.rar
podosfairara.part19.rar
podosfairara.part20.rar
podosfairara.part21.rar
podosfairara.part22.rar
podosfairara.part23.rar
podosfairara.part24.rar
podosfairara.part25.rar
podosfairara.part26.rar
podosfairara.part27.rar
podosfairara.part28.rar
podosfairara.part29.rar
podosfairara.part30.rar
podosfairara.part31.rar
podosfairara.part32.rar
podosfairara.part33.rar
podosfairara.part34.rar
podosfairara.part35.rar
podosfairara.part36.rar
podosfairara.part37.rar
podosfairara.part38.rar
podosfairara.part39.rar
podosfairara.part40.rar
podosfairara.part41.rar
podosfairara.part42.rar
podosfairara.part43.rar
podosfairara.part44.rar
podosfairara.part45.rar
podosfairara.part46.rar
podosfairara.part47.rar
podosfairara.part48.rar
podosfairara.part49.rar
podosfairara.part50.rar
podosfairara.part51.rar
podosfairara.part52.rar
podosfairara.part53.rar
podosfairara.part54.rar
podosfairara.part55.rar
podosfairara.part56.rar
podosfairara.part57.rar
podosfairara.part58.rar
podosfairara.part59.rar
podosfairara.part60.rar
podosfairara.part61.rar
podosfairara.part62.rar
podosfairara.part63.rar
podosfairara.part64.rar
podosfairara.part65.rar
podosfairara.part66.rar
podosfairara.part67.rar
podosfairara.part68.rar
podosfairara.part69.rar
podosfairara.part70.rar
podosfairara.part71.rar
podosfairara.part72.rar
podosfairara.part73.rar
podosfairara.part74.rar
podosfairara.part75.rar
podosfairara.part76.rar
podosfairara.part77.rar
podosfairara.part78.rar
podosfairara.part79.rar
podosfairara.part80.rar

Crack
podosfairaki.rar


Pro Evolution Soccer 2009 RELOADED Crackli full ilk defa blogunuzda ayrılmayın

http://rapidshare.com/files/173286670/30-11-2008-sosyal_yard__305_mlar_sosyalguevenlik_pirimsiz_oedemeler.doc

| 76 KB



 
Oct
08
    

 

Finlandiya'dan AB Desteği

Cumhurbaşkanı Gül'ün temaslarının ana gündeminde AB süreci vardı.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül Finlandiya'da...

Gül'ün Helsinki temaslarının ana gündemini Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne adaylık süreci oluşturdu.

"Kıbrıs'ta Sorun BM Çerçevesinde Çözülmeli"
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile Finlandiya Cumhurbaşkanı Tarja Halonen'in görüşme gündemini Türkiye-Avrupa Birliği ilişkileri, Kıbrıs sorunu ve uluslararası konular oluşturdu.

Kıbrıs sorununun çözümü yolunda atılan adımlara değinen Halonen, meselenin Birleşmiş Milletler çerçevesinde çözülmesi gerektiğini vurguladı.

Halonen'den 'Düğün' Benzetmesi
Tarja Halonen çözüm yolunda Türkiye'ye ve Kıbrıs Türklerine de görev düştüğünü, ilginç bir benzetme ile hatırlattı:
"Ben Türkiye'nin Avrupa Birliği ile yaşadığı süreci bir düğüne benzetiyorum. Helsinki'de nişan olmuştu ama büyük bir kararlılıkla düğün için uğraşıyoruz. Eğer kızı almak istiyorsanız, gelinin kardeşlerini de kabul etmek durumundasınız."

Gül: Üyelik Sürecimizde Helsinki'nin Ayrı Bir Yeri Var
Cumhurbaşkanı Gül de Finlandiya'nın Türkiye'yi destekleyen ülkeler arasında ön saflarda yer aldığına işaret etti.

Gül: "Bizim üyelik sürecimizde Helsinki'nin ayrı bir yeri vardır. Adaylığımız burada ilan edilmiştir. Bu süreç köklü reformların yapıldığı bir süreç olmuştur ve olmaya devam edecektir" dedi.

Gül, Helsinki temasları çerçevesinde Finlandiya Başbakanı Vanhanen ve Meclis Başkanı Niinistö ile biraraya geldi.

Gül, Türk-Fin İş Konseyi Toplantısına da Katıldı
Türkiye'de yatırım ortamının Avrupa Birliği kriterlerine uygun olduğuna işaret eden Gül, Finlandiyalı işadamlarını Türkiye'de yatırıma çağırdı.

Gül: "Türkiye'ye yapacağınız yatırım sadece Türkiye'ye değil, geniş bir nüfusa hitap edecek bir potansiyele sahiptir." diye konuştu.

Abdulah Gül, Finlandiya'da yaşayan Türkler ve Tatar toplumu temsilcileriyle de buluştu.


 
Oct
08
    

 

Tezkere TBMM'de Kabul Edildi
Harekat yetkisi 1 yıl daha uzatıldı.

Türkiye Büyük Millet Meclisi, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin sınırötesi harekat yapabilmesine ilişkin tezkerenin süresini bir yıl daha uzattı.

Meclis Genel Kurulu'nda yapılan görüşmelerin ardından yapılan oylamada tezkere AK Parti, CHP ve MHP'li milletvekillerinin oylarıyla kabul edildi. DTP tezkereye ret oyu verdi.

Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek Meclis Genel Kurulu'nda yaptığı konuşmada, tezkere kapsamında bir yıldır Irak'ın kuzeyinde operasyon yapıldığını hatırlattı.

Çiçek, "Bu süre zarfında gereğini Türk Silahlı Kuvvetleri'nin tayin ettiği 29 hava harekatı yapılmıştır. Çok sayıda hava keşif, çok sayıda topçu ateşi dedikleri, tabir kendilerine ait, görev suretiyle ve bir kara harikatı tarzında bu tezkere bugüne kadar kullanılmıştır. Dolayısıyla bu tezkereden beklenen muradın hasıl olabilmesi bakımından esirgenen bir yetki, daraltılan bir alan söz konusu değildir" dedi.

Cemil Çiçek, Aktütün Karakolu'nun taşınması ya da güçlendirilmesi için Türk Silahlı Kuvvetleri'nin mali kaynak istediği, ancak hükümetin bu talebi karşılamadığı iddialarına sert tepki gösterdi.

Çiçek, "Bu kesinlikle doğru değildir. Hem tarih önünde, hem sizin huzurunuzda, insan hayatı söz konusu olduğu zaman para teferruatı, para sözkonusu olmaz. Aç kalırız, açık kalırız, 100 kilometre daha yolu eksik yaparız, 4 tane binayı daha eksik yaparız, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin ihtiyacı neyse, güvenlik güçlerinin ihtiyacı neyse bunu anında karşılarız. Anında da karşılanmıştır" açıklamasını yaptı.

Daha sonra yapılan oylamada tezkere, 18 ret oyuna karşılık 511 oyla kabul edildi.

Kabul edilen tezkereyle, geçen yıl hükümete verilen sınır ötesi operasyon yetkisinin süresi, 17 Ekim 2008 tarihinden itibaren 1 yıl daha uzatıldı.




 



 
Oct
08
    

 

 Tampon Bölge Önerisine Yanıt Erdoğan Olması gerekirse adımı atarız dedi Asker öneriye mesafeli

Tampon Bölge Önerisine Yanıt
Erdoğan:"..Olması gerekirse adımı atarız" dedi. Asker öneriye mesafeli
   

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, muhalefetin dile getirdiği tampon

bölge konusunda,

"Bu bir tekliftir, taleptir.

Bunu silahlı kuvvetlerimizle

görüşür, hakikaten olması gereken bir şeyse bu adımı atarız"

dedi.

Başbakan Erdoğan, Çek Cumhuriyeti Başbakanı Mirek Topolanek ile

düzenlediği ortak basın toplantısında konuya ilişkin soruyu cevapladı.

 

Erdoğan, "Tampon bölge konusu ile ilgili olarak Türkiye Irak sınırının

uzunluğu ortadadır. Bu konuda en doğru tespiti yapacak olan

siyasilerden çok görevi vermiş olduğumuz silahlı kuvvetlerdir."

dedi.

Asker Tampon Bölge Önerisine Mesafeli...


Genelkurmay, bunun için özel birliklere kapsamlı teçhizata ihtiyaç

duyulduğunun altını çizdi.

Komutanlar, tampon bölge yerine teröristlerin geçiş noktalarını

tıkayacak düzenlemenin yapılmasını istiyor.

 

 



 
Oct
05
    
Alemeyn | 05 Ekim 2008 17:47 | 0 fav | etiket:  

 



ikibucukliramustafa

"lira'larım döküldü toplayamadım."

ikibucuklira inönü



 
Oct
05
    

 

Ölüm Adın Kalleş Olsun
        Saffet Korkut için

Bir Saffet Hoca vardı dost bağında
Hürriyet yoktu sağlığında
Gün geldi gitti incecikken
Yiğitken, güzelken, gencecikken.
Şimdi ne kadar dost varsa arkasında
Hasatçı, öğrenci, öğretmen
Ne kadar gül varsa toprağımızda:
Daldırma gül, ak gül, gonca gül;
Ne kadar sevgili varsa arkasında:
Tiyatro, iş, kitap, şiir, marş
Yanar yanar ağlaşır cümlesi,
Çoban ateşi hatırasında.
Gavur Müslüman demezdi
Kendisi için bir şey istemezdi
Yatak ölümü beklemezdi
Gitti vadesiz, gencecikken
Yiğitken, güzelken, incecikken

Ölüm, adın kalleş olsun!


Gelmeyen Bahar

Gel kardeşim, gel beri
Hey kurt hey kuş hey börtü böcek
Ah gidenler gelir mi geri
Açar mı bugun dört bahardır kanayan çicek
Demek
Daha bizim yaşımızda
İnsanlar ölecek.

Enver Gökçe 

 



 
Oct
05
    

 

Ama bu bayramın çocuk kalbinden bir ifadesi gibi sanki.

Koskoca bir insanın Şeker Bayramı demesinin tuhaf gelen bir yanı var. (Ya da bana öyle geliyor. Oturup şekerin bayramını mı kutlayacağız. Tuz ne olacak peki, ya ekmek? Hani tuz ekmek hakkı var derler, şekerden daha mı önemsiz...)


Bayram şekeri


Elif Çakır - 30.09.2008

    
OLDUĞU GİBİ
 
Elif Çakır



Şekerdi, Ramazandı derken, nihayet bayrama ulaştık.

Ancak başbakanın medya tartışmasını “almayın o gazeteleri evinize”ye getirmesinden artık kendisi de sıkılmış olmalı. Yaklaşan bayram arifesinde tartışmayı “bir kültür erozyonuna” çekti. “Ramazan Bayramı”nın bir kısım insanlar tarafından “Şeker”leştirilmesine tepki göstererek “bunlara fırsat vermemiz gerektiğini” söylemesi üzerine bir şekerleme yapmak gerekiyor.

Ah nerede kaldı eski Ramazanlar, ah o Bayramlar diye iç geçirip geçmiş özlemi içerisinde olanlardan değilim.

Dinî metinlerde geçen şekliyle de bu ne Ramazan ne de Şeker bayramıdır. Bu bayramın asıl adı iyd el-fıtr’dır, yani Fıtr Bayramı.

Fıtr da, hani şu fitre olarak Türkçeleştirdiğimiz şeydir (daha geniş kapsamı var ama şimdi oturup bunu anlatmanın ne yeri ne de sırası).

Günlük hayatta türlü nimetlerle sofralar donatıp yemeye alışmış zenginlerin Ramazan boyunca aç kalıp, fakirliğin en azından bir boyutunu (açlık) idrak etmesiyle (öyle ya, giyinip kuşanma, gezip tozma hoşça vakit geçirme oruç kapsamında değil) birlikte, ellerini ceplerine atıp bir miktarını yoksullarla paylaştığı günlerin adıdır Ramazan ya da Şeker dediğimiz bayram. En doğru şekliyle Fıtr Bayramı.

Öyle zenginlerin zenginleri ağırladığı cümbüşe dönüşen sofraların yarıştığı, yoksul halkın sofrasında ekmek zeytinin değişmemesi değil.

Yoksulların çadırlarda, sonradan görme bürokratların beş yıldızlı otel lobilerinde ağırlandığı iftar düzeneği devam ediyor yine.

Hz. Peygamber, sadece zenginlerin çağrılıp da yoksulların dışarıda bırakıldığı sofralara lanet ediyordu. Bugün ise her şey eski haline dönmüş görünüyor.

İşin Şeker ya da Ramazan bayramı olup olmadığını tartışmak bile abes aslında.

Kaldı ki, çocuklar için şeker, çikolata ve tatlı bayramıdır elbette.

Bizim için de öyleydi o yaşlarda iken.

Yıl boyunca pek fazla erişemediğimiz türlü şeker, çikolata ve tatlılar dolardı evimize ve komşularımızın evlerine.

Herhalde şeker bayramı yaklaşımı buradan kaynaklanıyor.

Ama bu bayramın çocuk kalbinden bir ifadesi gibi sanki.

Koskoca bir insanın Şeker Bayramı demesinin tuhaf gelen bir yanı var. (Ya da bana öyle geliyor. Oturup şekerin bayramını mı kutlayacağız. Tuz ne olacak peki, ya ekmek? Hani tuz ekmek hakkı var derler, şekerden daha mı önemsiz...)

Gerçi bayramlarda bu kadar şekerin içine gömülmek bize ait bir şey midir, yoksa dünya Müslümanlarında da böyle bir eğilim var mıdır, bilmiyorum.

Benim için pek değil ama tatlı ile arası iyi olanlar için tam bir fırsat günleri bu bayramlar.

Baklavalar açılır, yöresel tatlılar yapılır.

Nereye gitseniz önünüze bir porsiyon tatlı getirilir.

* * *

Bu Ramazan öfkeli ve kavgalı geçti.

Güzel sözler, güler yüzler yerine hırsızlar, şerefsizler, müfteriler uçuştu ortalıkta.

Orucun insanın tabiatını yumuşatan, kötü söz söylemekten, kötü iş işlemekten, kötü niyet taşımaktan alıkoyan güzelliğini şöyle yurt çapında doya doya yaşayamadık.

Ramazan bana insanın daha bir içine kapandığı, kendini sorguladığı, eğrisini doğrusunu görmeye çalıştığı bir atmosfer gibi gelmiştir. Sonrasındaki bayram da, insanlarla yeniden kaynaşıp barışmanın ifadesidir. Güzel sözlerle, güler yüzlerle, hediyeler ve ikramlarla birbirini ziyaret edip, “nedir bu çekişme, hepimiz aynı hayatı paylaşıyoruz” deyip kucaklaşmanın ifadesi…

Özellikle son yıllarda, üç dört günlük bayramın bir haftaya yayılmasıyla birlikte, insanlar bunu tatil şekline dönüştürerek evlerinden kaçmaya başladılar.

Bayramların o sıcaklığı, samimiliği kalmadı sanki yıllar geçtikçe.

Artık yükünü taşımakta iyice zorlanan İstanbul’da ise bayramlar sokağa çıkılmayacak eziyet günleri haline geldi. (Buna rağmen hâlâ Ankara’dan onbinlerce insanın –Merkez Bankası vesilesiyle- İstanbul’a getirilmesi nasıl düşünülüyor, şaşmamak elde değil. Buna bir de “trafiğin dengelenmesi” yorumu getirildi ki Başbakan tarafından, bu ayrı bir yazı konusudur.)

Gündelik hayatta çok fazla insanla muhatap oluyoruz, çok fazla bilgi ve mesaj bombardımanına uğruyoruz ve artık hiçbir şeye ayıracak “samimi” vaktimiz kalmıyor.

Geçen cumartesi Ayşe Arman’a verdiği röportajda çocuk psikoloğu Şeniz Pamuk, “hah, işte bu” diyebileceğim bir tespitte bulunmuştu: “Bir iki kuşak sonra, 1950’lerin hayatına geri döneceğiz!”

“İlişkiler çok kopuk, kimsenin kimseye ayıracak vakti yok, herkesin yapmak istediği çok fazla şey var.”

“Klasik aile modellerine geri dönülecek. Herkes evliliğini yürütmeye çalışacak. Günümüzde olduğu gibi yürümezse boşanırım demeyecek. Kadınlar daha az çalışacak, ve çocuk bakacak... Çünkü bu tempo insanların kaldırabileceği bir tempo değil...”

Tabi ki bu olacak.

Olmazsa da sonraki kuşaklara hepten yazık olacak.

Bayramların önemi tekrar ortaya çıkacak.

Elinizde bir kutu şekerleme ile, eşinize dostunuza, komşunuza, akrabanıza gidip önce bir tebessümle sonra sıcak bir kucaklaşma ile elde edeceğiniz ruhsal motivasyonu, ne tatilde, ne de koşturmacalarda bulacaksınız.

Huzurlu bir bayram geçirmeniz dileğiyle, Bayramınızı kutluyorum.

Diğer Elif Çakır Makaleleri:

    * 23.09.2008 - “Organize işler bunlar / Başımıza işler bunlar”

 


    * 16.09.2008 - Endişeye mahal yok!
    * 09.09.2008 - Oruç çarpması
    * 02.09.2008 - Oteller arasında
    * 26.08.2008 - “Garibim Arap kadınları”
    * 19.08.2008 - Sözün maksadını aşması
    * 12.08.2008 - Çok şükür olimpiyat başladı
    * 05.08.2008 - Diyet
    * 05.08.2008 - 18 cenaze sıfır şikâyet!
    * 29.07.2008 - Menderes Çıkmazı’ndaki bomba!
    * 22.07.2008 - Klasörler bitmez, vatan bölünmez
    * 15.07.2008 - Tren gelir hoş gelir
    * 08.07.2008 - “Ölüm bize ne uzak, bize ne yakın ölüm”
    * 01.07.2008 - Genelkurmay “açıklıyor”
    * 01.07.2008 - Parayı veren...
    * Tüm yazıları



 
Oct
05
    

 

Işın Erşen Beyefendi’nin sözünü dinleyen bir-iki yurtseverin çıkması durumunda neler olabileceğini düşünebilir musunuz?



Öte yandan kim oldukları, hangi PKK olduğu belli olmayan bir grup da Aktütün’de


15 askerimizi şehit ediyor ve bir anlamda Işın Erşen’i ve sözünü dinleyecek katil yurtseverlere belki de kasıtlı zemin


ve gerekçe hazırlıyor.



Bir an durup bu iki sözde çok farklı kesimin, yani Işın Erşen ve yurtseverlerinin, şiddet çağrısında



suç unsuru bulmayan savcının ve PKK’nın aynı hedeflere, aynı yöntemlerle yaklaştığı ihtimalinin



doğru olabileceğini düşünmek gerekmez mi acaba?



PKK ve yandaşlarının ülkede istikrar istemedikleri kesin ama bence daha az kesin olan konu ‘yandaşlarının’


 kim olduğu konusu.



Korkunç bir ittifak 

Eser KARAKAŞ
 ekarakas@stargazete.com


Aklını, beynini, ruhunu satmamış ya da sağlıklı düşünme yeteneğini yitirmemiş insanlar için PKK terörü meselesi gerçekten anlaşılmaz bir hal almaktadır.

Ya da belki çok netleşmektedir.

Muradımı anlatmaya gayret edeceğim.

Bu yazıyı yazmadan ve Aktütün felaketinin haberi daha ulaşmadan akılımdaki yazı konusu Bolu Express gazetesinde geçen Ekim ayının 11’inde Işın Erşen imzalı, ‘Türk, işte karşında düşmanın’ başlıklı bir yazı hakkında Diyarbakır DTP milletvekili Selahattin Demirtaş’ın yaptığı suç duyurusu üzerine Savcılığın verdiği takipsizlik kararı idi.

Işın Erşen isimli Bolu Express gazetesi köşe yazarı yukarıda tarihini ve ismini verdiğim makalesinde PKK saldırıları sonucunda şehit düşen her güvenlik görevlisi için tek tek isimlerini yazısında saydığı DTP milletvekillerinden, DTP belediye başkanlarından beşinin öldürülmesinin artık gerekli olduğunu söylüyor ve hatta yurtseverlere (!!!) de bu doğrultuda çağrı yapıyor.

Yazıyı, bu aktardıklarıma inanmıyorsanız Bolu Express gazetesi ismiyle internetten ve buradan da köşe yazarının ilgili makalesini bulabilir okuyabilirsiniz.

Buraya kadar bence de anormal bir durum yok, bu tür nefret ve cinayet çağrısı yapan gördüğümüz ilk yurtsever de Işın Erşen Beyefendi değil ve son da olmayacak; Allah akıl, fikir, izan ve vicdan versin demekten başka çaremiz yok.

Ancak, işin Işın Erşen isimli kişinin vicdan ve izanını aşan çok daha ciddi boyutu Demirtaş’ın avukatının savcılığa yaptığı suç duyurusu karşısında savcılığın bu yazının içeriğini ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirmesi.

Yazının içeriği herhalde hukuk fakültelerinde kin, nefret ve şiddet çağrısı nasıl yapılır konusunda çok tipik bir örnek niteliğinde ama savcılık bu yazı hakkında takibata gerek görmeyebiliyor, durumun esas vahameti de tam da burada.

Sonra o ülkenin Yargıtay’ı da Hrant Dink’i, ölümünden sonra da oğlunu başka bir mahkeme mahkum edebiliyor; ne ilginç bir hukuk sistemi içinde yaşıyoruz herkesin görmesi gerekiyor.

Bu savcıların hangi hukuk fakültelerinde, hangi hocalar elinde, hangi hukukçuluk kavramı doğrultusunda yetiştirildiğini doğrusu çok merak ediyorum.

Adalet Bakanlığı’nın bu çok açık şiddet ve nefret çağrısının takibatsız kalması karşısında ne yapacağını da çok merak ediyorum.

Işın Erşen Beyefendi’nin sözünü dinleyen bir-iki yurtseverin çıkması durumunda neler olabileceğini düşünebilir musunuz?

Öte yandan kim oldukları, hangi PKK olduğu belli olmayan bir grup da Aktütün’de 15 askerimizi şehit ediyor ve bir anlamda Işın Erşen’i ve sözünü dinleyecek katil yurtseverlere belki de kasıtlı zemin ve gerekçe hazırlıyor.

Bir an durup bu iki sözde çok farklı kesimin, yani Işın Erşen ve yurtseverlerinin, şiddet çağrısında suç unsuru bulmayan savcının ve PKK’nın aynı hedeflere, aynı yöntemlerle yaklaştığı ihtimalinin doğru olabileceğini düşünmek gerekmez mi acaba?

PKK ve yandaşlarının ülkede istikrar istemedikleri kesin ama bence daha az kesin olan konu ‘yandaşlarının’ kim olduğu konusu.

PKK ve yandaşları dendiği zaman ortalama yurttaşımızın aklına gelen kesimlerden başka kesimlerin PKK terör örgütü ile istikrarsızlık, demokrasi yokluğu, hukuk devleti zaafı ve fakirlik ortak payda ve hedeflerinde ittifak yaptıkları yönünde işaretler her geçen gün daha da güçlenmektedir.

Işın Erşen önemli değil ama o yazıda suç unsuru bulmayan savcı, Işın Erşen iyi ağabeyimizdir diyen Bolulu gazeteciler, Aktütün karakolunun beşinci kez ve aynı noktada toplam 43 şehit verirken hala etkin bir korumaya alınmamasına ses çıkarmayanlar, bunu ciddiye almayanlar, 25 senedir süren çatışma ortamında hala çatışma başladıktan en geç beş dakika içinde olay yerine etkin kuvvet aktarımının startejisini hazırlamayı düşünmeyenler PKK terör örgütünün objektif ya da sübjektif müttefikleri haline gelmektedirler.

Korkunç itttifakın hedefi ise ikinci hatta üçüncü kümeye düşmüş bir Türkiye’dir, bu geri Ortadoğu ülkesinde de küçük krallıklarını kurmak ve yaşatmaktır, herkesin bunu iyi görmesi şarttır. 

 

 

 Korkunç bir ittifak bu sözleri söylemek için mi?!

 

 

 Şehit cenazesinde Gül'e tepki
05.10.2008 - 20:24

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Hakkari’nin Şemdinli İlçesi Aktütün Sınır Karakolu’na terör örgütünce düzenlenen saldırıda şehit olan Jandarma Astsubay Çavuş Hasan Önal’ın cenaze törenine katıldı. Törende Cumhurbaşkanı Gül'e tepkivardı.

ESKİŞEHİR -

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Hakkari’nin Şemdinli İlçesi Aktütün Sınır Karakolu’na terör örgütünce düzenlenen saldırıda şehit olan Jandarma

Astsubay Çavuş Hasan Önal’ın cenaze törenine katıldı. Reşadiye Camisi’ndeki cenaze törenine binlerce kişi katılırken, törende Cumhurbaşkanı Gül'e

tepki gösterildi.

 

Törende “kahrolsun PKK”, “Şehitler ölmez vatan bölünmez” sloganları atıldı.

                                                    ( kimler atıyor bu sloganları !!!)



Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Hakkari’nin Şemdinli İlçesi Aktütün Sınır Karakolu’na terör örgütünce düzenlenen saldırıda şehit olan Jandarma Astsubay Çavuş Hasan Önal’ın cenaze törenine katılmak üzere helikopterle Eskişehir’e geldi. Gül’e, Maliye Bakanı Kemal Unakıtan da eşlik etti. Valiliği ziyaret eden Gül daha sonra da Jandarma Astsubay Çavuş Önal’ın Reşadiye Camisi’ndeki cenaze törenine katıldı. Şehit Önal’ın ailesi, yakınları ve binlerce vatandaşın katıldığı cenaze töreninde Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'e tepki gösterildi. Cenaze törenine katılanlar “kahrolsun PKK”, “Şehitler ölmez vatan bölünmez” sloganları attılar. Kılınan cenaze namazının ardından, Cumhurbaşkanı Gül Reşadiye Camisi’nden ayrıldı. (ANKA)



 
Oct
05
    

 

"demek dâhâ bizim yaşımızda insanlar ölecek.
          ölüm adın kalleş olsun"
 
                 ENVER GÖKÇE


Bitirin artık bu savaşı...

Ahmet Altan - 05.10.2008


Bu ülke çocuklarının hesabını sormaz.

Hiç sormadı.

Şimdi Türk çocuklarıyla Kürt çocukları diye ayrılıp karşı karşıya gelenler ölüyor.

Eskiden sağcı solcu diye ayrılıp karşı karşıya gelen çocuklar ölüyordu.

Neredeyse kırk yıldan beri çeşitli sıfatlarla tanımlanan çocukların ölümünü seyrediyoruz.

Hangisinin hesabı soruldu?

Kim hesap verdi?

Onları kışkırtanlar, ölüme yollayanlar, öldürtenler bir defa ortaya çıkarıldı mı?

Bu ülkede çocuklar genç yaşlarında ölmek için doğuyorlar sanki.

O kadar doğal karşılanıyor ki ölümleri...

Kimse şaşırmıyor.

Bana öyle geliyor ki üzülmüyor bile kimse.

Acı değil öfke duyuyoruz, kurtarmak değil intikam almak istiyoruz.

Eğer “karşı taraftan” daha fazla çocuk ölürse insanların içleri yatışacak gibi.

Bakın on beş çocuğun öldüğü aynı karakolda Mayıs ayında altı çocuk daha ölmüştü.

Kimse, o çocukların ölümünün hesabını sordu mu?

Dağlıca baskınının hesabını soran oldu mu?

Mayıs ayındaki Aktütün baskınına sansür geldi.

Dağlıca’nın konuşulması mahkeme kararıyla engellendi.

Halbuki Dağlıca baskını için de, Aktütün baskını için de Meclis komisyonları kurulmalıydı, araştırılmalıydı, çocukların ölümünden sorumlu olanlar ortaya çıkarılmalıydı.

Bunlar yapılmadı.

Bu çocukların ölümünden onların komutanları sorumlu.

Bir ülkede karakollar bu kadar kolay basılıyorsa, o ülkede askeri bir sorun var demektir.

Hatayı yapan kim?

Komutanlardan başka kim olabilir?

Bakın çok garip bir durum var.

Bu çocukları koruyamayan, gerekli önlemleri almayan, yapılan hataların hesabını vermeyen, eksiklikleri gidermeyen komutanlar...

Aynı zamanda savaşın devamını da en çok isteyen insanlar.

Bu savaşı bitirebilecek her demokratik ve barışçı adıma karşı çıkıyorlar.

Emekli komutanlar da “daha başka askerler de ölür” diye demeçler veriyorlar.

Niye sürdürmek istiyorsunuz peki bu savaşı?

Daha fazla çocuk ölsün diye mi?

Bugünkü savaşı kimse kazanamaz.

Kazananı olmayacak bu savaşın.

Sadece çocuklar ölecek.

Ne PKK bir karakolu basıp on beş çocuğu öldürdü diye Kürtlerin sorunu biter...

Ne askeri birlikler PKK’lıları öldürdü diye Türkiye’ye huzur gelir.

Yıllardanberi sürüyor savaş.

Ne oldu?

Söyleyin bana ne oldu?

Kimse kazanabildi mi?

Hayır.

Bu savaşın bitmesi lazım.

Bu ülkenin Kürt vatandaşlarının kendilerini güvende ve özgür hissedecekleri demokratik bir ortamın yaratılması, dağdaki çocukların evlerine dönebilmelerinin sağlanması lazım.

Bu ülke kanıyor.

Hiçbir anlamı olmayan, hiçbir anlamlı sonuca varmayacak bir savaş yüzünden kanıyor.

Üstelik şimdi tehlike daha da büyüyor.

Ege kasabaları, Kürt mahalleleri Türk mahalleleri diye bölünüyor.

Ortalıkta bayraklar dolaşıyor.

Çatışmalar yaşanıyor.

Bir kıvılcımla bütün bölge patlayacak sanki.

Birilerinin böyle bir patlamanın yaşanmasını istediğini de tahmin etmek zor değil.

Maraş’ı, Sivas’ı unutmayın.

Burası özgürleşmesin, demokratikleşmesin, bu gizli askeri yönetim bitmesin diye binlerce insanın ölümüne hiç aldırmayacak birileri var.

Her gün yirmi çocuğun öldüğü günlerde kimsenin kılı kıpırdadı mı?

Darbenin planlarını yaptılar sadece, “biraz daha çocuk ölsün de ortam iyice darbeye hazır olsun” diye beklediler.

Bugün de beklerler.

İnsanları kışkırtırlar.

Öldürtürler.

Hükümetin ve parlamentonun bu savaşı bitirmek üzere duruma el koymasının gerektiği zamanlardayız.

Onlara Ege bölgesinden çok daha ayrıntılı bilgiler geliyordur.

Tehlikeyi bizden daha iyi görüyorlardır.

Çocukların ölümüne aldırmıyorlarsa, kendi geleceklerine aldırsınlar.

Bu ateş bir kıvılcımla bütün Türkiye’ye yayılırsa, onların geleceği de yanacak.

Bu savaşı durdurun artık.

Ölen çocuklarla mutluluğu bulamaz bir ülke.

O çocukları kurtarın.

Öfkeyi unutup acıyı hissedin artık, intikamı bırakıp kurtarmayı isteyin ne olur.

O çocukları da, ülkeyi de, kendinizi de kurtarın.

Durdurun bu Allahın belası savaşı.



Diğer Ahmet Altan Makaleleri:


    * 04.10.2008 - Taksimetre
    * 03.10.2008 - Korkmalı mıyız?
    * 02.10.2008 - Siz de onları almayın...
    * 01.10.2008 - Siyaset ve ahmaklık
    * 30.09.2008 - Kim korkar herkesten?
    * 28.09.2008 - Saflık
    * 27.09.2008 - Çözümü kolay ama...
    * 26.09.2008 - Karşılaşma
    * 25.09.2008 - Esir kampı
    * 24.09.2008 - Yeni dalga...
    * 23.09.2008 - Ezan
    * 21.09.2008 - Bir anı
    * 20.09.2008 - Cunta mı?
    * 19.09.2008 - Genç subaylar
    * 18.09.2008 - Niye yapıyorsunuz bunu?
    * Tüm yazıları

 



 
Sep
29
    

 

Marx, Engels, Lenin ve kriz dersleri

“Tüm krizlerin büyük önemi, gizli olanı açığa çıkarmaları, sınırlıyı, ayrıntıyı bir kenara itmeleri, politik moloz yığınını ortadan kaldırmaları, gerçekten yürüyen
 
sınıf mücadelesinin gerçek saiklerini ortaya koymalarıdır.”
 
(Lenin, Krizin Dersleri, 1917)

“Bir devrimci durumun belirtileri nelerdir… 1)
 
Egemen sınıflar için egemenliklerini biçim değiştirmeden sürdürmek imkansız olduğunda; ‘üst katmanlar’ın şu ya da bu bunalımı, egemen sınıfın siyasetinin bir bunalımı, ezilen sınıfların hoşnutsuzluk ve kırgınlıklarının ortaya dökülmesini sağlayacak bir gedik açtığında. Bir devrim olması için, kural olarak, ‘alt katmanlar’ın eski biçimde ‘yaşamak istememeleri’ yetmez, ‘üst katmanlar’ın eski biçimde ‘yaşayamamaları’ gerekir. 2) Ezilen sınıfların sıkıntıları ve sefaleti alışılmış ölçütten daha da şiddetlendiğinde. 3) Yukarıdaki nedenlerin sonucu olarak, ‘barışçıl’ dönemlerde soyulmalarına hiç seslerini çıkarmadan katlanan, ama fırtınalı zamanlarda hem tüm bunalım durumu ve hem de bizzat ‘üst katmanlar’ tarafından bağımsız tarihsel eyleme itilen kitlelerin eylemleri çok fazla arttığında.”
 
(Lenin, 2. Enternasyonalin Çöküşü)

Lenin yukarıdaki sözlerinden ilkini kokuşmuş Çarlık Otokrasisinin yıkıldığı Şubat Devrimi‘nden sonra, siyasal iktidarın proletarya tarafından alındığı Büyük Ekim Devrimi‘nden ise hemen önce yazdı. İkinci alıntı , Lenin’in devrim sürecinden çıkardığı dersler arasında en iyi bilinenlerden biri, ünlü devrimci kriz tanımıdır.

Türkiye’de uzun süredir adeta kronikleşmiş, en fazla AKP Hükümetinin ilk yıllarında kısa bir “çay ve tuvalet molası” vermiş bir rejim krizi ve toplumsal kriz, “toplumsallaşmış bir rejim krizi” yaşanıyor. Türkiye’deki mevcut durum ve güçler ilişkisi bir devrimci kriz olmaktan uzak kuşkusuz. En başta da, stratejik olarak yeniden oluşum sürecindeki işçi sınıfının güç potansiyelini açığa çıkarmaktan uzak. İşçi sınıfının bağımsız tarihsel ve siyasal eyleminde büyük çaplı bir kabarıştan uzak. “Politik moloz yığını” ise büyüyen kokuşmuşluk ve sarsıntılarına karşın, henüz yerli yerinde duruyor!

“Eski üstyapıyı tepeden tırnağa çatırdatacak ve kitlelerin kendileri için yeni bir üstyapı yaratacak açık siyasal eylemi”nin kendiliğinden gerçekleşmeyeceğini biliyoruz. Bugünün Türkiyesinde, Hrant Dink cinayetine tepki olarak faşist rejim karşıtı kitle dinamikleri de bir ölçüde kendini göstermekle birlikte, toplumsal-siyasal saflaşma gerici bir eksende gelişmektedir. Buna karşın Lenin’in tespitleri, Türkiye’nin içinden geçtiği çok yönlü ve karmaşık kriz sürecini, kimi yanlarıyla anlamaya yardımcı olacaktır.

Türkiye’de kriz dersleri
1) Kriz, ilk elde, ücra beldelere kadar nüfuz eden toplumsal gericilik birikimini açığa çıkarmaktadır. Toplumsal gericilik birikimini reaksiyonerleştirmekte ve yer yer “açık siyasal eyleme” itilmesine de önayak olmaktadır.

2) Kriz, tarihsel-toplumsal açıdan sınırlıyı, ayrıntıyı bir kenara itmekten, politik kokuşmayı süpürmekten henüz uzaktır. Halen işbirlikçi burjuva güç odaklarının alabildiğine güdükleştirilmiş “siyasal ilkeler” üzerine tartışma ve çatışma çerçevesini yeterince güçlü biçimde patlatmaktan uzak görünmektedir. Buna karşın yine de, çürümüş rejimin burçlarında azımsanmayacak gedikler açmaktadır.

3) Kriz, egemen sınıfın kemikleşmiş rejim biçiminin ve siyaset tarzının krizidir. İşbirlikçi burjuvazinin ağırlıklı kesimi, eski rejimin kemikleşmiş yapısı ve siyasi çerçevesi ile “idare edemez”, “yetinemez” hale gelmiştir. Rejim ve bir bütün olarak üstyapının verilmiş, geri alınmış, yasayla konulmuş ama uygulanmamış, yenilenmiş, değiştirilip yeniden düzenlenmiş, farklı koşullara bağlanmış ‘hak’ ve yükümlülüklerin içinden çıkılmaz hale gelmiş karmaşası da bu krizin bir göstergesidir.

4) Kriz, bir ve aynı zamanda, “alt” ve “orta” sınıfların “eskisi gibi yaşamak istememe” belirtilerinin artmasıyla, bir toplumsal kriz olarak yaşanmaktadır. Toplumsal kriz, işsizlik, sefalet birikimi, çeteleşme, çürüme, emekgücünün yeniden üretilme olanaklarının daralması, ulusal ve dinsel sorunlar, eğitim, kadın ve aile, kimlik ve aidiyete kadar geniş bir yelpazede yaşanmaktadır. Bir dizi temel siyasal sorunda, giderek de hemen her önemli sorunda yaşanan toplumsal gerginlik ve kutuplaşmalar krizin esaslı bir göstergesidir. Toplum henüz maddi ve manevi olarak kendini yeniden üretemez noktasına gelmemiş gibi görümektedir. Ancak işbirlikçi burjuvazi içindeki güç ve iktidar çatışmalarının sertleşme eğilimi göstermesi, tüm sınıfların genişleyen tortusu olarak lümpen proletaryanın her vesileyle “yüze vurmaya” başlaması, emekçi sınıfların çare arayışıyla liberalizmden dinciliğe ve milliyetçiliğe önüne atılan her yılana birbiri ardından sarılıp şişirmesi, geleneksel ve modern orta sınıfların konum kaybıyla çalkantıları… krizin toplumsal sınıflar nezdindeki gelişimini göstermektedir.

5) Kriz, “genel kriz” belirtileri de göstermektedir. Emperyalist haydutlar arası hegemonya krizi, Türkiye’nin bulunduğu bölgede yoğunlaşan jeopolitik kriz, Türkiye’deki toplumsal kriz, siyasal rejim krizi, ideo-kültürel kriz tümü iç içe geçmiş durumdadır. Türkiye’de ve dünyada yeni bir ekonomik durgunluk ya da kriz devresinin yaklaşmakta olabileceğinin sinyalleri de vardır. Bu durumda “üç vakte kadar” hangisinin hangisini tetikleyebileceğini de kestirmek zordur. 2001 yılında bir MGK toplantısındaki “Anayasa kitapçığı fırlatma” sahnesinin, olgunlaşmış ekonomik krizi nasıl tetiklediği unutulmamalıdır. Belli bir vadede ve potansiyel olarak, Lenin’in işaret ettiği gibi basit bir parlamento olayı, Türkiye’de son dönemde sıklaşan örneklerini gördüğümüz burjuva resmi siyaset sahnesindeki bir çatlak, Kuzey veya Güney Kürdistan’daki bir gelişme veya 17 aylık bebeğe tecavüz gibi bir olay, kendisinden beklenmeyecek şiddette fay hatlarını harekete geçirebilir. Adi hırsızlık olaylarının bile yer yer linç histerilerine konu olmaya başladığına dikkat etmek gerekir.

6) Kriz, hem tüm bu kriz durumu hem de çekişen işbirlikçi burjuva güç odaklarının birbirine karşı hamle ve manipülasyonları ile, kitleleri siyasallaşmaya ve açık siyasal eylemlere itmektedir. Bayrak provokasyonu, Şemdinli provokasyonu, Trabzon provokasyonu, Danıştay provokasyonu, Ecevit‘in ölümü, Hrant Dink cinayeti gibi olayların ardından gerçekleşen büyük çaplı siyasal kitle eylemleri son birkaç yıla sığan önemli örneklerdir. Diğerleri gerici siyasal kitle eylemi karakteri taşırken, Şemdinli ve Hrant Dink için kitle eylemleri daha farklı bir karakterde gerçekleşmiş, antifaşist demokratik açık kitle eylemlerinin de potansiyelini ortaya koymuştur. Dalaşan işbirlikçi burjuva güçler, bu tür provokatif ve/veya manipülatif biçimlerde ikide bir yaraların, korkuların ve tepkilerin kabuğunu kaldırmaktadır. Bir yandan da toplumsal-siyasal krizin biriktirdiği barut koşullarında, her birinin “kontrolden çıkma” dinamikleri ve (burjuva jargonuyla) “tehlikeli tırmanış”tan ürkerek kanırttığı “yaraları üfleyerek” soğutabileceğini sanmaktadır. Bu koşullarda hemen her şey, milliyetçilik tonlarından (kara gömlekli ve beyaz), 301′e, Kerkük‘ten Kıbrıs‘a, türbandan Kurtlar Vadisi’ne birçok şey, (tabii aşırı güdük sınırlar içinde tutulup manipüle edilerek) kitleleri de içine çekmeye başlayan “rejim tartışması”na dönüşebilmektedir.

Marksizm-Leninizm’in krize yaklaşımında özsel yan
Lenin’in kriz derslerinde çok daha ayırdedici ve özsel olan ise şudur:

“Olayların tarihsel … seyrinin siyasi, yani sınıfsal anlamını derinlemesine incelemeliyiz.” (Üç Kriz)

“Bu krizde gün yüzüne çıkmış olan güçleri, sınıfları (ve sınıf kesimlerini-bn) dikkatle incelemek gerekir.” (Krizin Dersleri)

“Gelişmenin belli bir evresinde eski üstyapının işe yaramazlığı herkes için açık-seçik hale gelir. (..) Şimdi görev, yeni üstyapıyı hangi sınıfın kuracağı ve nasıl kuracağını belirlemektir.” (Sosyal Demokrasinin İki Taktiği)

Lenin, Rusya’daki 1905 ve 1917 devrimlerinin öncesindeki şiddetli kriz durumlarının, çok daha gelişkin öznel faktör ve nesnel dinamikler içinden konuşmaktadır. Günümüz Türkiyesi ile karşılaştırıldığında, kapitalizmin meta egemenlik ilişkilerinin sağladığı derinlemesine hakimiyet, toplumsal gericilik birikimin boyutları, işçi sınıfının dağınıklığı, öznel faktörün zayıflığı gibi bir dizi nedenle açı bir çırpıda ve kısa erimde kapatılamayacak kadar büyüktür. Ancak toplumsal-siyasal kriz dinamiklerinin ilerleme açısından değerlendirilmesini de özellikle gözeten stratejik yönden aynı ilke geçerlidir:

Marksizm-Leninizm açısından esas olan, sınıf güçleri arasındaki mücadelenin somut tahlili ve bu temelde kitlelerin bağımsız siyasal eyleminin geliştirilmesidir. Türkiye’de eski rejim ve üstyapı kabuğunun sarsıcı bir değişim sürecinden geçtiği ve daha da şiddetlenebilecek sarsıntılara konu olabileceği açıktır. Uzun erimde soru şudur: İç içe geçmiş uluslararası ve iç dinamiklerin kaçınılmaz kıldığı bir değişimi, hangi sınıf hangi sınıfa karşı nasıl gerçekleştirecektir? Bu, bağımlı kapitalizmin şu veya bu biçimde karşıdevrimci bir “kabuk değiştirme“sinden mi ibaret kalacaktır, yoksa daha köklü ve öze ilişkin bir değişim mi olacaktır? İşbirlikçi burjuvazi, “sadaka, önemsiz şeylerde müsamahakarlık, önemli şeylerde müsamahasızlık yöntemiyle” üstyapısını yeni bir kalıba mı dökecektir? Yoksa en başta önderliği olmak üzere, işçi sınıfı ve emekçiler, ezilen halklar, kapitalizmin esneme marjını büsbütün düşüren, düzende daha büyük çatırtılara yol açacak bir basınç oluşturmaktan başlayarak, “kendileri için” olmanın yolunu mu açacaklardır? Kısacası, Stalin‘in yalın ifadesiyle, “kim kimi?”

Burjuvazinin uzunca bir zamandır sınıf ve sınıf mücadelesi kavramlarını dağarcığından çıkarması anlaşılır bir şey. Komünizm, sosyalizm, emek, özgürlük kavramlarının bolca kullanıldığı devrimci ve sol harekette ise hiç değil. Şizofreniye varan bir parçalanmışlık ve parçasallık ile, antiemperyalizm ve/veya antifaşizmin ön plana çıktığı konjonktürlerde işçi sınıfı “unutuluyor“! Şu veya bu biçimde işçi sınıfına yönelinmeye çalışıldığı “rutin” dönemlerde, bu sefer “unutulan” devrimci militan siyaset oluyor! F tipi, Nato, Irak‘ın işgali, Şemdinli süreçlerinde, komünistlerin ve bir iki devrimci örgütün çok sınırlı kalan girişimleri bir yana bırakılacak olursa, kimse dönüp işçi sınıfının yüzüne bakmamıştı adeta! Bu da bir yana, antiemperyalizmin hatırlandığı yerde antifaşizm, antifaşizmin hatırlandığı yerde antiemperyalizm unutuluyor! Lafta çok kullanılan sosyalizm ise kitle çalışmasına gelince hepten arazi! Eh, öyle siyasallaştırma çabasından ayrı duran ve tutulan emekçi kitleler, şimdi böyle siyasallaşıyor!

Marksizm-Leninizm açısından sınıf ve siyaset ayrılmaz bir bütündür. İşçi sınıfına, onu salt sendikal mücadeleye daraltan “siyasete ve militanlığa gelemeyen boş kafalı yığın” muamelesi yapmak; siyaseti yalnızca aydınların ve militanlığı öğrenci gençliğin ayrıcalığı olarak görmek, ML’ye karşı işlenmiş en büyük cinayettir. Tarihsel sürecin “siyasal, yani sınıfsal anlamını dikkatle incelemeliyiz” şu demektir: Devrimci siyasallaşma mücadelesi verilmeyen sınıf kadar işçi sınıfı temeline dayanmayan devrimci siyaset de hiç bir şeydir, demeye de dilimiz varmıyor ama, pek güçsüz ve yozlaşmaya açık bir şeydir.

Devrimci proletaryanın dönemsel taktik ve kampanya politikaları, geniş bir siyasal perspektiften ve devrimci sosyalist doğrultuyu içerimine alarak oluşturulmuştur. Çürümeye ve yozlaşmaya karşı da emeğin korunması boyutuyla olsun, işçi sınıfı içinde de zemin bulan burjuva-gerici akım ve ideolojilere karşı savaşım boyutuyla olsun, sınıfın her düzeyde bölünüp parçalanmasına karşı birleşik mücadelesinin geliştirilmesi, siyasallaştırılması ve militanlaştırılması boyutlarıyla olsun, “olayların tarihsel seyrine” yanıt vermektedir. Ancak her politika ve taktik gibi, temel ekseninden kesinlikle kopmadan, her süreçte ön plana çıkan yönsemelerde, dönemeçlerde tehlikelere karşı net duruşunu geliştirecek, fırsatları daha etkin değerlendirecek tarzda dinamize edilmesi, daha önemlisi etkin sınıf gücü oluşumuyla ilerletilmesi gerekir.

Sınıf ve siyaset
İşçi sınıfı ve emekçiler, “kafasız” değildir. Yalnızca dar anlamıyla çalışma ve yaşam koşullarından değil, toplumsal-siyasal-ideokültürel-uluslararası gelişmelerden özdeneyimleriyle bir şeyler öğrenmektedir. Siyasal gelişmelerin kendilerine ne getirip götüreceğini anlamaya, büyük bulmacanın boşluklarını doldurmaya, tutum almaya çalışmaktadır. Lümpen kesimlerle de, ara sınıf kesimleriyle sınırlı kalmadan, güç arayışı belirgindir. Önümüzdeki dönemlerde daha da şiddetlenecektir. Toplumsal-siyasal (günümüzde aynı zamanda uluslararası) güç mücadelelerini kızıştıran krizin yasasını iyi sezerler: Ya güç olursun ya başka bir güce kapağı atarsın ya da güç olanlar tarafından paspas yapılırsın!

Kriz, uyuklayan kitleleri sarsıp tarih sahnesine çıkarır. Tarih sahnesine çıkmaya başlayan kitleler de toplumun ve siyasetin rutin dönemlerindeki dar çerçevesini sarsarlar. Burjuvazi bile bir şeyleri yapısal olarak yeniden düzenlemeye çalışırken ve kendi içindeki it dalaşlarında kitlelerin büyük gücüne başvurmaya mecburdur. Tarihin itici gücü kitlelerdir çünkü. Bugün de kitleler, daha ziyade şu veya bu burjuva güç odağının peşinde sürüklenme biçiminde de olsa, tarihin yapılmasında yer almaktadır. Kitlelerin bu tür sürükleniş ve eğilimlerinde, burjuva liberalizmin “demokrasi ve refah fırsatı“, burjuva milliyetçiliğin “antiemperyalizm, anti işbirlikçi tekelci burjuvazi” kılıklı, şekere bulanmış “sol” versiyonları, demagoji ve manipülasyonları da büyük bir etkide bulunmaktadır.

Şunu gösterir: Kitleler şu veya bu düzeyde kendi çıkarlarıyla bağını kurdukları ya da öyleymiş gibi gösterilen politikalara ilgisiz değildirler. İlgisiz kalamazlar, hele ki gelecek yıkım ve felaket korkusu, tepki ve nefret artıyorsa. Burjuvazinin kitlelerin gereksinimlerini, güç arayışını ve tepkilerini alçakça istismarına, “sol liberalizm” ve “ulusal sol” denilen çengel ve çelmelerine karşı biricik panzehir: Kitlelerin gerçek sınıfsal sezgilerini, tüm ezilenlerle duygudaşlığını, korku ve özlemlerini, bağımsız bir sınıf gücü oluşumuna itilim kazandıracak bir önderlik bilinci ve pratiği.

Marks Fransa ve Avrupa’daki 1848 devrimleri arifesinde kaleme aldığı Komünist Manifesto‘da bu duruma işaret etmişti: Egemen sınıflar “arasındaki çatışmaların tümü, proletaryanın gelişim çizgisine birçok bakımdan yardımcı olur. Burjuvazi kendisini sürekli bir savaş içinde bulur. Başlangıçta aristokrasi ile, daha sonraları bizzat burjuvazinin çıkarları sanayinin ilerlemesine ters düşen kesimleri ile, her zaman da yabancı ülkelerin burjuvazisi ile. (Günümüzde ise sermayenin uluslararasılaşmasına ve emperyalizmin jeopolitikasından nemalanmaya engel teşkil eden kesimleri ile -bn.) Bütün bu savaşlarda, proletaryaya başvurmak, onun yardımını istemek ve böylece onu siyaset arenasına sürüklemek zorunda kaldığını görür. Demek ki, proletaryaya kendi siyasal ve genel eğitim öğelerini sağlayan bizzat burjuvazidir, bir başka deyişle, burjuvaziye karşı savaşacağı silahları proletaryaya sağlayan kendisidir.”

Lenin’in de buna katkıları büyük olmuştur : Çürüyen kapitalizm olarak emperyalist kapitalizmin bağrındaki devrim imkanlarını ve buna yönelik dip akıntılarını herkesten fazla, herkesten önce ve herkesten daha tutkulu yakalayıp kavraması ve başta profesyonel devrimciler örgütü olmak üzere bunun temel gereklerini tutarlı ve sistematik bir bütünlük içinde ortaya koyup bu bilinçli ve tutkulu devrimciliğin ileri pratiğinin yaratılması. Burjuvazinin toplumsal yaşamın her alanında gericiliği ve çürümeyi körüklemek, kitleleri sermaye çıkarları doğrultusunda öne sürmek amacıyla da olsa kitlelere sağladığı siyasal özdeneyim ve eğitim öğelerini, sınıfa karşı sınıf ekseninde burjuvaziye karşı çevirmek için de zorunlu, bugün yeni ve daha yüksek bir düzleme sıçraması gereken ihtilalci komünist parti! Kitlelerin bugünkü koşullarda her zamankinden daha ağır, daha derin, daha geniş etkisi altında kaldıkları burjuva ideolojisi ve (ister neoliberalizm ister dinci-gericilik ister ırkçı-faşizm isterse bunların bilimum “sentezi” biçimindeki) burjuva politikasının ne getireceğini özdeneyimleri ile iç içe gösteren ve bu yöndeki gelişmelerin her somut görüngüsüne bu temelde müdahale ederek, kitleleri adım adım sosyalist ideolojinin yörüngesine, kendileri için dövüşmeye çekecek parti! “Olayların tarihsel seyri” ve her uğrağında savaşım ile yoğrulacak, çelikleşecek ve kitleleri yoğuracak, çelikleştirecek parti!

Krizin en derindeki temelinde, der Engels bu kez Almanya’daki 1848 devrim ve karşıdevrim deneyimlerinden yola çıkarak, kitlelerin günü geçmiş kurumlar tarafından engellendikçe yakıcılaşan, gerçek sınıfsal-siyasal gereksinmeleri vardır. Bu gereksinmeler, hemen bir başarı sağlamaya yetecek kadar derin, yığınsal ve militan bir biçimde açığa çıkmamış, üstelik, karşıdevrimin elinde ters yüz edilerek sermaye ve devlet tapınmacılığına çevrilmeye çalışılıyor olabilir. Ne var ki, bu gereksinimi her zorbaca bastırma ve tam ters yönde manipüle etme girişimleri, onu iç ve dış engellerini parçalayıncaya kadar, daha da keskinleşmekten başka bir sonuç vermeyecektir. (Almanya’da Devrim ve Karşı Devrim)

Kitlelerin “kabından taşma” belirtileri de gösteren hoşnutsuzluğu, çürüyen sınıfa karşı devrimci sınıfın savaşımı içerisinde gerici demagoji ve
 
manipülasyon tuzaklarından sıyrılacak, gerçek siyasal-toplumsal değişimin itici gücü kılınacaktır.