Marx, Engels, Lenin ve kriz dersleri
“Bir devrimci durumun belirtileri nelerdir… 1)
Lenin yukarıdaki sözlerinden ilkini kokuşmuş Çarlık Otokrasisinin yıkıldığı Şubat Devrimi‘nden sonra, siyasal iktidarın proletarya tarafından alındığı Büyük Ekim Devrimi‘nden ise hemen önce yazdı. İkinci alıntı , Lenin’in devrim sürecinden çıkardığı dersler arasında en iyi bilinenlerden biri, ünlü devrimci kriz tanımıdır.
Türkiye’de uzun süredir adeta kronikleşmiş, en fazla AKP Hükümetinin ilk yıllarında kısa bir “çay ve tuvalet molası” vermiş bir rejim krizi ve toplumsal kriz, “toplumsallaşmış bir rejim krizi” yaşanıyor. Türkiye’deki mevcut durum ve güçler ilişkisi bir devrimci kriz olmaktan uzak kuşkusuz. En başta da, stratejik olarak yeniden oluşum sürecindeki işçi sınıfının güç potansiyelini açığa çıkarmaktan uzak. İşçi sınıfının bağımsız tarihsel ve siyasal eyleminde büyük çaplı bir kabarıştan uzak. “Politik moloz yığını” ise büyüyen kokuşmuşluk ve sarsıntılarına karşın, henüz yerli yerinde duruyor!
“Eski üstyapıyı tepeden tırnağa çatırdatacak ve kitlelerin kendileri için yeni bir üstyapı yaratacak açık siyasal eylemi”nin kendiliğinden gerçekleşmeyeceğini biliyoruz. Bugünün Türkiyesinde, Hrant Dink cinayetine tepki olarak faşist rejim karşıtı kitle dinamikleri de bir ölçüde kendini göstermekle birlikte, toplumsal-siyasal saflaşma gerici bir eksende gelişmektedir. Buna karşın Lenin’in tespitleri, Türkiye’nin içinden geçtiği çok yönlü ve karmaşık kriz sürecini, kimi yanlarıyla anlamaya yardımcı olacaktır.
Türkiye’de kriz dersleri
1) Kriz, ilk elde, ücra beldelere kadar nüfuz eden toplumsal gericilik birikimini açığa çıkarmaktadır. Toplumsal gericilik birikimini reaksiyonerleştirmekte ve yer yer “açık siyasal eyleme” itilmesine de önayak olmaktadır.
2) Kriz, tarihsel-toplumsal açıdan sınırlıyı, ayrıntıyı bir kenara itmekten, politik kokuşmayı süpürmekten henüz uzaktır. Halen işbirlikçi burjuva güç odaklarının alabildiğine güdükleştirilmiş “siyasal ilkeler” üzerine tartışma ve çatışma çerçevesini yeterince güçlü biçimde patlatmaktan uzak görünmektedir. Buna karşın yine de, çürümüş rejimin burçlarında azımsanmayacak gedikler açmaktadır.
3) Kriz, egemen sınıfın kemikleşmiş rejim biçiminin ve siyaset tarzının krizidir. İşbirlikçi burjuvazinin ağırlıklı kesimi, eski rejimin kemikleşmiş yapısı ve siyasi çerçevesi ile “idare edemez”, “yetinemez” hale gelmiştir. Rejim ve bir bütün olarak üstyapının verilmiş, geri alınmış, yasayla konulmuş ama uygulanmamış, yenilenmiş, değiştirilip yeniden düzenlenmiş, farklı koşullara bağlanmış ‘hak’ ve yükümlülüklerin içinden çıkılmaz hale gelmiş karmaşası da bu krizin bir göstergesidir.
4) Kriz, bir ve aynı zamanda, “alt” ve “orta” sınıfların “eskisi gibi yaşamak istememe” belirtilerinin artmasıyla, bir toplumsal kriz olarak yaşanmaktadır. Toplumsal kriz, işsizlik, sefalet birikimi, çeteleşme, çürüme, emekgücünün yeniden üretilme olanaklarının daralması, ulusal ve dinsel sorunlar, eğitim, kadın ve aile, kimlik ve aidiyete kadar geniş bir yelpazede yaşanmaktadır. Bir dizi temel siyasal sorunda, giderek de hemen her önemli sorunda yaşanan toplumsal gerginlik ve kutuplaşmalar krizin esaslı bir göstergesidir. Toplum henüz maddi ve manevi olarak kendini yeniden üretemez noktasına gelmemiş gibi görümektedir. Ancak işbirlikçi burjuvazi içindeki güç ve iktidar çatışmalarının sertleşme eğilimi göstermesi, tüm sınıfların genişleyen tortusu olarak lümpen proletaryanın her vesileyle “yüze vurmaya” başlaması, emekçi sınıfların çare arayışıyla liberalizmden dinciliğe ve milliyetçiliğe önüne atılan her yılana birbiri ardından sarılıp şişirmesi, geleneksel ve modern orta sınıfların konum kaybıyla çalkantıları… krizin toplumsal sınıflar nezdindeki gelişimini göstermektedir.
5) Kriz, “genel kriz” belirtileri de göstermektedir. Emperyalist haydutlar arası hegemonya krizi, Türkiye’nin bulunduğu bölgede yoğunlaşan jeopolitik kriz, Türkiye’deki toplumsal kriz, siyasal rejim krizi, ideo-kültürel kriz tümü iç içe geçmiş durumdadır. Türkiye’de ve dünyada yeni bir ekonomik durgunluk ya da kriz devresinin yaklaşmakta olabileceğinin sinyalleri de vardır. Bu durumda “üç vakte kadar” hangisinin hangisini tetikleyebileceğini de kestirmek zordur. 2001 yılında bir MGK toplantısındaki “Anayasa kitapçığı fırlatma” sahnesinin, olgunlaşmış ekonomik krizi nasıl tetiklediği unutulmamalıdır. Belli bir vadede ve potansiyel olarak, Lenin’in işaret ettiği gibi basit bir parlamento olayı, Türkiye’de son dönemde sıklaşan örneklerini gördüğümüz burjuva resmi siyaset sahnesindeki bir çatlak, Kuzey veya Güney Kürdistan’daki bir gelişme veya 17 aylık bebeğe tecavüz gibi bir olay, kendisinden beklenmeyecek şiddette fay hatlarını harekete geçirebilir. Adi hırsızlık olaylarının bile yer yer linç histerilerine konu olmaya başladığına dikkat etmek gerekir.
6) Kriz, hem tüm bu kriz durumu hem de çekişen işbirlikçi burjuva güç odaklarının birbirine karşı hamle ve manipülasyonları ile, kitleleri siyasallaşmaya ve açık siyasal eylemlere itmektedir. Bayrak provokasyonu, Şemdinli provokasyonu, Trabzon provokasyonu, Danıştay provokasyonu, Ecevit‘in ölümü, Hrant Dink cinayeti gibi olayların ardından gerçekleşen büyük çaplı siyasal kitle eylemleri son birkaç yıla sığan önemli örneklerdir. Diğerleri gerici siyasal kitle eylemi karakteri taşırken, Şemdinli ve Hrant Dink için kitle eylemleri daha farklı bir karakterde gerçekleşmiş, antifaşist demokratik açık kitle eylemlerinin de potansiyelini ortaya koymuştur. Dalaşan işbirlikçi burjuva güçler, bu tür provokatif ve/veya manipülatif biçimlerde ikide bir yaraların, korkuların ve tepkilerin kabuğunu kaldırmaktadır. Bir yandan da toplumsal-siyasal krizin biriktirdiği barut koşullarında, her birinin “kontrolden çıkma” dinamikleri ve (burjuva jargonuyla) “tehlikeli tırmanış”tan ürkerek kanırttığı “yaraları üfleyerek” soğutabileceğini sanmaktadır. Bu koşullarda hemen her şey, milliyetçilik tonlarından (kara gömlekli ve beyaz), 301′e, Kerkük‘ten Kıbrıs‘a, türbandan Kurtlar Vadisi’ne birçok şey, (tabii aşırı güdük sınırlar içinde tutulup manipüle edilerek) kitleleri de içine çekmeye başlayan “rejim tartışması”na dönüşebilmektedir.
Marksizm-Leninizm’in krize yaklaşımında özsel yan
Lenin’in kriz derslerinde çok daha ayırdedici ve özsel olan ise şudur:
“Olayların tarihsel … seyrinin siyasi, yani sınıfsal anlamını derinlemesine incelemeliyiz.” (Üç Kriz)
“Bu krizde gün yüzüne çıkmış olan güçleri, sınıfları (ve sınıf kesimlerini-bn) dikkatle incelemek gerekir.” (Krizin Dersleri)
“Gelişmenin belli bir evresinde eski üstyapının işe yaramazlığı herkes için açık-seçik hale gelir. (..) Şimdi görev, yeni üstyapıyı hangi sınıfın kuracağı ve nasıl kuracağını belirlemektir.” (Sosyal Demokrasinin İki Taktiği)
Lenin, Rusya’daki 1905 ve 1917 devrimlerinin öncesindeki şiddetli kriz durumlarının, çok daha gelişkin öznel faktör ve nesnel dinamikler içinden konuşmaktadır. Günümüz Türkiyesi ile karşılaştırıldığında, kapitalizmin meta egemenlik ilişkilerinin sağladığı derinlemesine hakimiyet, toplumsal gericilik birikimin boyutları, işçi sınıfının dağınıklığı, öznel faktörün zayıflığı gibi bir dizi nedenle açı bir çırpıda ve kısa erimde kapatılamayacak kadar büyüktür. Ancak toplumsal-siyasal kriz dinamiklerinin ilerleme açısından değerlendirilmesini de özellikle gözeten stratejik yönden aynı ilke geçerlidir:
Marksizm-Leninizm açısından esas olan, sınıf güçleri arasındaki mücadelenin somut tahlili ve bu temelde kitlelerin bağımsız siyasal eyleminin geliştirilmesidir. Türkiye’de eski rejim ve üstyapı kabuğunun sarsıcı bir değişim sürecinden geçtiği ve daha da şiddetlenebilecek sarsıntılara konu olabileceği açıktır. Uzun erimde soru şudur: İç içe geçmiş uluslararası ve iç dinamiklerin kaçınılmaz kıldığı bir değişimi, hangi sınıf hangi sınıfa karşı nasıl gerçekleştirecektir? Bu, bağımlı kapitalizmin şu veya bu biçimde karşıdevrimci bir “kabuk değiştirme“sinden mi ibaret kalacaktır, yoksa daha köklü ve öze ilişkin bir değişim mi olacaktır? İşbirlikçi burjuvazi, “sadaka, önemsiz şeylerde müsamahakarlık, önemli şeylerde müsamahasızlık yöntemiyle” üstyapısını yeni bir kalıba mı dökecektir? Yoksa en başta önderliği olmak üzere, işçi sınıfı ve emekçiler, ezilen halklar, kapitalizmin esneme marjını büsbütün düşüren, düzende daha büyük çatırtılara yol açacak bir basınç oluşturmaktan başlayarak, “kendileri için” olmanın yolunu mu açacaklardır? Kısacası, Stalin‘in yalın ifadesiyle, “kim kimi?”
Burjuvazinin uzunca bir zamandır sınıf ve sınıf mücadelesi kavramlarını dağarcığından çıkarması anlaşılır bir şey. Komünizm, sosyalizm, emek, özgürlük kavramlarının bolca kullanıldığı devrimci ve sol harekette ise hiç değil. Şizofreniye varan bir parçalanmışlık ve parçasallık ile, antiemperyalizm ve/veya antifaşizmin ön plana çıktığı konjonktürlerde işçi sınıfı “unutuluyor“! Şu veya bu biçimde işçi sınıfına yönelinmeye çalışıldığı “rutin” dönemlerde, bu sefer “unutulan” devrimci militan siyaset oluyor! F tipi, Nato, Irak‘ın işgali, Şemdinli süreçlerinde, komünistlerin ve bir iki devrimci örgütün çok sınırlı kalan girişimleri bir yana bırakılacak olursa, kimse dönüp işçi sınıfının yüzüne bakmamıştı adeta! Bu da bir yana, antiemperyalizmin hatırlandığı yerde antifaşizm, antifaşizmin hatırlandığı yerde antiemperyalizm unutuluyor! Lafta çok kullanılan sosyalizm ise kitle çalışmasına gelince hepten arazi! Eh, öyle siyasallaştırma çabasından ayrı duran ve tutulan emekçi kitleler, şimdi böyle siyasallaşıyor!
Marksizm-Leninizm açısından sınıf ve siyaset ayrılmaz bir bütündür. İşçi sınıfına, onu salt sendikal mücadeleye daraltan “siyasete ve militanlığa gelemeyen boş kafalı yığın” muamelesi yapmak; siyaseti yalnızca aydınların ve militanlığı öğrenci gençliğin ayrıcalığı olarak görmek, ML’ye karşı işlenmiş en büyük cinayettir. Tarihsel sürecin “siyasal, yani sınıfsal anlamını dikkatle incelemeliyiz” şu demektir: Devrimci siyasallaşma mücadelesi verilmeyen sınıf kadar işçi sınıfı temeline dayanmayan devrimci siyaset de hiç bir şeydir, demeye de dilimiz varmıyor ama, pek güçsüz ve yozlaşmaya açık bir şeydir.
Devrimci proletaryanın dönemsel taktik ve kampanya politikaları, geniş bir siyasal perspektiften ve devrimci sosyalist doğrultuyu içerimine alarak oluşturulmuştur. Çürümeye ve yozlaşmaya karşı da emeğin korunması boyutuyla olsun, işçi sınıfı içinde de zemin bulan burjuva-gerici akım ve ideolojilere karşı savaşım boyutuyla olsun, sınıfın her düzeyde bölünüp parçalanmasına karşı birleşik mücadelesinin geliştirilmesi, siyasallaştırılması ve militanlaştırılması boyutlarıyla olsun, “olayların tarihsel seyrine” yanıt vermektedir. Ancak her politika ve taktik gibi, temel ekseninden kesinlikle kopmadan, her süreçte ön plana çıkan yönsemelerde, dönemeçlerde tehlikelere karşı net duruşunu geliştirecek, fırsatları daha etkin değerlendirecek tarzda dinamize edilmesi, daha önemlisi etkin sınıf gücü oluşumuyla ilerletilmesi gerekir.
Sınıf ve siyaset
İşçi sınıfı ve emekçiler, “kafasız” değildir. Yalnızca dar anlamıyla çalışma ve yaşam koşullarından değil, toplumsal-siyasal-ideokültürel-uluslararası gelişmelerden özdeneyimleriyle bir şeyler öğrenmektedir. Siyasal gelişmelerin kendilerine ne getirip götüreceğini anlamaya, büyük bulmacanın boşluklarını doldurmaya, tutum almaya çalışmaktadır. Lümpen kesimlerle de, ara sınıf kesimleriyle sınırlı kalmadan, güç arayışı belirgindir. Önümüzdeki dönemlerde daha da şiddetlenecektir. Toplumsal-siyasal (günümüzde aynı zamanda uluslararası) güç mücadelelerini kızıştıran krizin yasasını iyi sezerler: Ya güç olursun ya başka bir güce kapağı atarsın ya da güç olanlar tarafından paspas yapılırsın!
Kriz, uyuklayan kitleleri sarsıp tarih sahnesine çıkarır. Tarih sahnesine çıkmaya başlayan kitleler de toplumun ve siyasetin rutin dönemlerindeki dar çerçevesini sarsarlar. Burjuvazi bile bir şeyleri yapısal olarak yeniden düzenlemeye çalışırken ve kendi içindeki it dalaşlarında kitlelerin büyük gücüne başvurmaya mecburdur. Tarihin itici gücü kitlelerdir çünkü. Bugün de kitleler, daha ziyade şu veya bu burjuva güç odağının peşinde sürüklenme biçiminde de olsa, tarihin yapılmasında yer almaktadır. Kitlelerin bu tür sürükleniş ve eğilimlerinde, burjuva liberalizmin “demokrasi ve refah fırsatı“, burjuva milliyetçiliğin “antiemperyalizm, anti işbirlikçi tekelci burjuvazi” kılıklı, şekere bulanmış “sol” versiyonları, demagoji ve manipülasyonları da büyük bir etkide bulunmaktadır.
Şunu gösterir: Kitleler şu veya bu düzeyde kendi çıkarlarıyla bağını kurdukları ya da öyleymiş gibi gösterilen politikalara ilgisiz değildirler. İlgisiz kalamazlar, hele ki gelecek yıkım ve felaket korkusu, tepki ve nefret artıyorsa. Burjuvazinin kitlelerin gereksinimlerini, güç arayışını ve tepkilerini alçakça istismarına, “sol liberalizm” ve “ulusal sol” denilen çengel ve çelmelerine karşı biricik panzehir: Kitlelerin gerçek sınıfsal sezgilerini, tüm ezilenlerle duygudaşlığını, korku ve özlemlerini, bağımsız bir sınıf gücü oluşumuna itilim kazandıracak bir önderlik bilinci ve pratiği.
Marks Fransa ve Avrupa’daki 1848 devrimleri arifesinde kaleme aldığı Komünist Manifesto‘da bu duruma işaret etmişti: Egemen sınıflar “arasındaki çatışmaların tümü, proletaryanın gelişim çizgisine birçok bakımdan yardımcı olur. Burjuvazi kendisini sürekli bir savaş içinde bulur. Başlangıçta aristokrasi ile, daha sonraları bizzat burjuvazinin çıkarları sanayinin ilerlemesine ters düşen kesimleri ile, her zaman da yabancı ülkelerin burjuvazisi ile. (Günümüzde ise sermayenin uluslararasılaşmasına ve emperyalizmin jeopolitikasından nemalanmaya engel teşkil eden kesimleri ile -bn.) Bütün bu savaşlarda, proletaryaya başvurmak, onun yardımını istemek ve böylece onu siyaset arenasına sürüklemek zorunda kaldığını görür. Demek ki, proletaryaya kendi siyasal ve genel eğitim öğelerini sağlayan bizzat burjuvazidir, bir başka deyişle, burjuvaziye karşı savaşacağı silahları proletaryaya sağlayan kendisidir.”
Lenin’in de buna katkıları büyük olmuştur : Çürüyen kapitalizm olarak emperyalist kapitalizmin bağrındaki devrim imkanlarını ve buna yönelik dip akıntılarını herkesten fazla, herkesten önce ve herkesten daha tutkulu yakalayıp kavraması ve başta profesyonel devrimciler örgütü olmak üzere bunun temel gereklerini tutarlı ve sistematik bir bütünlük içinde ortaya koyup bu bilinçli ve tutkulu devrimciliğin ileri pratiğinin yaratılması. Burjuvazinin toplumsal yaşamın her alanında gericiliği ve çürümeyi körüklemek, kitleleri sermaye çıkarları doğrultusunda öne sürmek amacıyla da olsa kitlelere sağladığı siyasal özdeneyim ve eğitim öğelerini, sınıfa karşı sınıf ekseninde burjuvaziye karşı çevirmek için de zorunlu, bugün yeni ve daha yüksek bir düzleme sıçraması gereken ihtilalci komünist parti! Kitlelerin bugünkü koşullarda her zamankinden daha ağır, daha derin, daha geniş etkisi altında kaldıkları burjuva ideolojisi ve (ister neoliberalizm ister dinci-gericilik ister ırkçı-faşizm isterse bunların bilimum “sentezi” biçimindeki) burjuva politikasının ne getireceğini özdeneyimleri ile iç içe gösteren ve bu yöndeki gelişmelerin her somut görüngüsüne bu temelde müdahale ederek, kitleleri adım adım sosyalist ideolojinin yörüngesine, kendileri için dövüşmeye çekecek parti! “Olayların tarihsel seyri” ve her uğrağında savaşım ile yoğrulacak, çelikleşecek ve kitleleri yoğuracak, çelikleştirecek parti!
Krizin en derindeki temelinde, der Engels bu kez Almanya’daki 1848 devrim ve karşıdevrim deneyimlerinden yola çıkarak, kitlelerin günü geçmiş kurumlar tarafından engellendikçe yakıcılaşan, gerçek sınıfsal-siyasal gereksinmeleri vardır. Bu gereksinmeler, hemen bir başarı sağlamaya yetecek kadar derin, yığınsal ve militan bir biçimde açığa çıkmamış, üstelik, karşıdevrimin elinde ters yüz edilerek sermaye ve devlet tapınmacılığına çevrilmeye çalışılıyor olabilir. Ne var ki, bu gereksinimi her zorbaca bastırma ve tam ters yönde manipüle etme girişimleri, onu iç ve dış engellerini parçalayıncaya kadar, daha da keskinleşmekten başka bir sonuç vermeyecektir. (Almanya’da Devrim ve Karşı Devrim)
Kitlelerin “kabından taşma” belirtileri de gösteren hoşnutsuzluğu, çürüyen sınıfa karşı devrimci sınıfın savaşımı içerisinde gerici demagoji ve





goksel





