Bayan Soverberi: -Ne?
-Et, Bayan Soverberi, et, dedi Bay Bambıl. -Ona
çok fazla et vermişsiniz. Eğer bizim güçsüzler evinde
yaptığımız gibi yalnız çorbayla besleseydiniz,
bunların hiçbiri başınıza gelmezdi.
Bayan Soverberi, -Tanrım, Tanrım! dedi. -Eli açıklığın sonu bu işte.
Bay Bambıl, -Onu bir iki gün orada bırakın,
dedi. -Daha sonra da çorbadan başka hiçbir şey
vermeyin, Bayan Soverberi. Ne de olsa kötü bir
aileden geliyor.
Tam bu sırada Bay Soverberi gelmişti.
Öbürleri Oliver'in yaptıklarını bir bir ona
anlattılar. O da kapıyı açıp Oliver'i dışarı
çekti. Oliver'in üstündekiler parçalanmış, eli yüzü
tırmık içinde kalmıştı. Saçları karmakarışıktı ve hala
kıpkırmızı ve öfkeli görünüyordu.
Bay Soverberi Oliver'in kulağının üstüne bir tokat
patlatırken, -Şimdi, artık uslu bir çocuk oldun, değil mi?
dedi.
Oliver, -Noa; annem için kötü sözler söyledi, dedi.
Bayan Soverberi: -Söylediyse ne olmuş? Söylediklerinin
hepsini annen hak etmiş. Hatta daha kötülerini de.
Oliver: -Hayır, yalan bu.
Bayan Soverberi: -Evet, öyle.
Oliver: -Doğru değil bu.
Bayan Soverberi hüngür hüngür ağlamaya başladı.
Oliver'e iyi davranmak isteyen Bay Soverberi karısı
ağlamaya başlayınca Oliver'i dövmek zorunluğunu hissetti.
Onu iyice bir dövdükten sonra gene karanlık odaya kapattı.
Gece olunca Oliver'e dükkanın üst katındaki yatağına
gitmesi emredildi.
Dükkanın sessizliği içinde yapayalnız bırakılıncaya
kadar kendini tutan Oliver o zaman ağlamaya başladı.
Yere dizlerinin üstüne çöküp elleriyle yüzünü kapayarak
ağladı, ağladı.
Oliver uzun süre hiç kıpırdamadan öylece kaldı.
Yanıbaşında yanan mum gittikçe azalıyordu. Sonra kalkıp
kapıyı açtı ve dışarıya baktı. Gece soğuk ve karanlıktı.
Kapıyı kapadı, bir iki parça giyeceğini bir mendilin
içine bağladı, oturup sabahı beklemeye koyuldu.
Günün ilk ışığı pencerelerden süzülünce Oliver
tekrar kalkıp kapıyı açtı. Korkulu bir bakışla
acele etrafına bakındıktan sonra kapıyı çekip
caddeye çıktı.
:::::::::::::::
Beşinci Bölüm
OLİVER LONDRA'YA GİDİYOR
Nereye gideceğini bilmeyen Oliver sağına soluna
bakındı. Şehirden çıkan arabaların tepeyi
tırmandıklarını hatırladı. O da aynı yolu tuttu.
Yürüdüğü yol Bayan Man'ın evinin önünden geçiyordu.
Bunu görünce kalbi hızla çarpmaya başladı,
ama geri dönmek istemiyordu. Hem de, sabahın bu çok
erken saatinde görülmek korkusu pek yoktu.
Evin önüne gelmişti. Etrafta çıt çıkmıyordu.
Durdu, bahçeye baktı. Orada bir çocuk
çalışıyordu. Çocuk, güçsüzler evindeki
çocuklardan biri ve eski bir arkadaşıydı. Oliver
onu gördüğüne sevindi. Kaç kez birlikte dövülüp
hapsedilmişlerdi.
Çocuk bahçe kapısına doğru koşarken
Oliver, -Sessiz ol, Dik, dedi. -Kimse uyandı mı?
Çocuk, -Benden başka uyanan yok, diye karşılık verdi.
Oliver: -Beni gördüğünü kimseye söyleme Dik. Ben
kaçıyorum. Beni dövdüler ve çok kötü hırpaladılar.
Buradan gidiyorum. Sen de çok hasta görünüyorsun,
Dik!
Çocuk solgun bir gülümsemeyle, -Doktor onlara
öleceğimi söylerken duydum, dedi. -Seni gördüğüme
çok sevindim Oliver, ama hiç durma burada, hiç durma.
Oliver, -Sana hoşçakal demek için durdum, Dik,
dedi. -Seni tekrar göreceğimi biliyorum. İyileşeceksin
ve mutlu olacaksın, Dik.
Çocuk, -Umarım, diye karşılık verdi. -Öldükten
sonra, daha önce değil. Doktorun doğru söylediğine
inanıyorum, Oliver. Çünkü düşlerimde hep cenneti ve
uyanıkken hiç görmediğim iyilikle dolu yüzleri görüyorum.
Öp beni. Çocuk alçak bahçe kapısının üstüne
tırmanıp küçük kollarını Oliver'in boynuna doladı.
-Güle güle! Tanrı seni korusun!
İlk kez birisi Tanrı'nın Oliver'i korumasını dilemişti
ve Oliver yaşamının ondan sonraki yıllarında başına gelen
tüm sıkıntı ve değişikliklerde bunu hiç unutmamıştı.
Oliver izlenmekten ve yakalanmaktan korkarak
hiç durmadan kaçtı. Sonunda bir taşa oturup, ilk kez
nereye gideceğini ve nasıl yaşayacağını düşünmeye
başladı. Yanına oturduğu taşta, oradan Londra'ya yetmiş
mil kaldığı yazılıydı. Londra! O koskocaman, çok
büyük yer! Kendisini orada hiç kimse, hatta Bay Bambıl
bile bulamazdı.
Oturduğu yerden fırlayıp kalktı. Oraya nasıl gidecekti?
Mendilinin içine bağladığı bir parça kuru ekmeği, eski bir
gömleği ve iki çift çorabı vardı. Birkaç kuruş da parası.
-Ama, bu kış gününde yetmiş mil yürümeme bunların hiçbir
yardımı olmaz ki... diye düşündü.
O gün yirmi mil yürüdü. Bu yirmi mil boyunca biraz kuru
ekmek ve evlerin kapısını çalarak istediği birkaç
bardak sudan başka midesine hiçbir şey girmemişti. Gece
olunca bir tarlada uyuyakaldı. Önce çok korkmuştu, hem de
çok üşüyordu ve açtı. Rüzgar da sürekli uluyup duruyordu.
Ama yorgunluktan bitkin düşen Oliver hemen uyuyuvermiş ve
tüm sıkıntılarını unutmuştu.
Ertesi sabah öyle üşümüş ve öyle acıkmıştı ki, birkaç
kuruş parasını verip ekmek almak zorunda kaldı. O
gün karanlık bastırıncaya kadar ancak on iki mil
yürüyebilmişti. O soğuk havada bir gece daha geçirmek
çocuğun durumunu büsbütün beter etmişti. Ayakları
acıyor, bacakları sanki tutmuyordu. Güçlükle yürüyebiliyordu.
Oliver, günler geçtikçe daha zayıf düşüyordu.
Adamın biri ona bir öğünlük ekmek peynir, yaşlı bir
hanımefendi de yiyecek şeyler vermiş ve tatlı sözler
söylemişti. Bunlar olmasaydı Oliver'in sıkıntıları da
annesininkiler gibi sona erecek; yavrucak yolun üstüne
düşüp ölecekti.
Oliver, yedinci günün sabahı erken saatlerde yavaş yavaş
yürüyerek, Londra'dan birkaç mil uzaktaki
küçük Barnet kasabasına girdi. Güneş tüm güzelliğiyle
doğuyordu. Sokaklar bomboştu. Oliver bir kapının
eşiğine oturdu. Her yanı toz toprak içindeydi, ayakları
kanamıştı.
Biraz sonra insanlar gelip geçmeye başladılar.
Bazıları durup bir süre Oliver'e bakıyor, ama hiçbiri
onunla konuşmuyordu. Sonra bir oğlanın kendisine
baktığını gördü. Oğlan yürüyüp Oliver'in yanına
geldi. -Merhaba! Sıkıntın ne?
Tuhaf bir çocuktu: Çok pisti, kısa boyluydu ve
çirkin gözleri vardı. Yaklaşık Oliver'in
yaşındaydı, ama tam bir erkek havası vardı
oğlanda. Neredeyse ayaklarına kadar inen bir
erkek paltosu giymişti, başında da her an
düşecekmiş gibi duran bir erkek şapkası vardı.
Oliver'e, -Derdin ne? diye sordu.
-Çok açım ve yorgunum, dedi Oliver. -Yürüyerek
uzun yoldan geldim. Son yedi gündür hep yürüyorum.
Gözlerine yaşlar doldu.
Çocuk, -Yedi gündür ha? dedi, -Şimdi anladım!
Sana yiyecek bir şey gerek ve sen onu alacaksın.
Çok param yok ama, senin yiyecek paranı
ödeyeceğim. Kalk bakalım!
Oliver'in kalkmasına yardım etti, onu bir hana
götürerek biraz et, ekmek ve içecek bir şeyler
ısmarladı. Oliver yeni arkadaşıyla birlikte güzelce
karnını doyurmuştu.
Oliver önündekilerin hepsini yiyip bitirdikten sonra;
tuhaf çocuk, -Londra'ya mı gidiyorsun? diye sordu.
-Evet.
-Kalacak yerin var mı?
-Yok.
-Paran?
-O da yok. Sen Londra'da mı oturuyorsun? dedi Oliver.
-Evet, öyle, evde kaldığım zaman. Sanırım bu gece
yatacak bir yer gerek sana, öyle değil mi?
-Öyle, gerçekten. Uzun süredir bir dam altında
vyumadım.
-Bunun için hiç canını sıkıntıya sokma sen, dedi
çocuk. -Bu akşam Londra'da olmam gerek. Orada sana
bedava yatacak yer verecek yaşlı bir bey tanıyorum.
O beni çok iyi bilir.
Oliver, bu oğlanın adının Cek Dovkinz olduğunu
öğrendi. Cek karanlık basmadan önce Londra'ya girmek
istememişti, onun için şehre vardıklarında saat
neredeyse on bir olmuştu. Cek hızlı yürüyordu, Oliver
de onun ardından giderek dar bir sokaktan, görüp
göreceği en pis yerlerden birine girdi. Hava çok kötü
kokularla, sokak da zil zurna şarhoş erkek ve kadınlarla
doluydu.
Oliver tam oradan kaçmayı düşünüyordu ki; Dovkinz
birden onun kolunu yakaladı, bir evin kapısını
iterek açtı ve ikisi birden içeri girdiler.
İçerisi karanlıktı, ama Oliver kırık merdivenlerin
üstünden bakan bir adamın yüzünü seçebildi.
Adam, -İki kişisiniz! dedi. -Yanındaki kim?
Cek Dovkinz, Oliver'i öne doğru çekerek, -Yeni
bir arkadaş, dedi. -Fagin yukarda mı?
-Evet, mendillerle uğraşıyor. Çıkın yukarı.
Dovkinz, Oliver'in elini tutarak, büyük güçlükle
karanlık ve kırık merdivenlerden yukarı çıkmasına yardım
etti. Bir odanın kapısını hızla açarak, girdi ve Oliver'i
arkasından içeri çekti.
Odanın duvarları eskilikten ve pislikten simsiyahtı.
Ocağın önünde bir masa vardı. Masanın üstünde bir
şişenin içine sokulmuş bir mum, iki üç fincan, bir somun
ekmek, biraz terayağ ve bir tabak vardı. Ateşin
üstünde et pişiyordu.
Ocağın yanında çok yaşlı bir adam duruyordu. Adı
Fagin'di. Üstü başı pislik içindeydi, kızıl saçları kötülükle
dolu çirkin suratını yarı yarıya örtmüştü. Tüm dikkatini
pişen etle, yan yana bir ipe asılmış bir sürü ipek mendil
arasında paylaştırıyor gibiydi. Düzensiz birkaç yatak yere
yan yana serilmişti. Masanın çevresinde dört beş erkek
çocuk oturuyordu. Bunlar da orta yaşlı erkeklerin
havasında uzun pipolar ve içki içiyorlardı. Dovkinz yaşlı
adamın kulağına bir şeyler fısıldarken, hepsi onun
başına toplandılar. Sonra hepsi, dönüp Oliver'e bakarak
gülümsediler. Aynı şeyi yaşlı adam da yaptı.
Cek Dovkinz, -İşte bu çocuk, Fagin, dedi. -Adı Oliver
Tvist.
Yaşlı adam gene gülümsedi ve başını eğerek selam
verdi. Sonra Oliver'in elini tuttu ve arkadaşlığıyla
kendisine onur vereceğini umduğunu söyledi. Daha sonra
pipolu genç adamlar birer birer gelerek Oliver'in her iki elini,
özellikle mendilini tuttuğu elini sertçe sallayarak sıktılar.
Bunlardan biri hevesle şapkasını alıp astı, bir başkası
da Oliver'i yatmadan önce ceplerini boşaltmak
zahmetinden kurtarmak istermişçesine, ellerini onun
ceplerine daldırıverdi.
Fagin, -Seni gördüğümüze çok sevindik Oliver, dedi.
-Haa, sen hep şu mendillere bakıyorsun. Onları
yıkamak için hazırladık. Hepsi bu, Oliver, hepsi bu. Hah
hah ha!
Çocukların hepsi bu söze gülüştüler ve akşam yemeklerini
yemeye başladılar. Oliver de onlarla birlikte yedi;
sonra ona yerde bir yatak verdiler ve çocukcağız hemen
derin bir uykuya daldı.
:::::::::::::::
Altıncı Bölüm
FAGİN VE ÇETESİ
Ertesi sabah Oliver uzun bir uykudan
uyandığında vakit epey geç olmuştu. Odada,
kahvaltı için kahve yapan yaşlı adamdan başka
kimsecikler yoktu. Kahve hazır olunca adam
dönüp Oliver'e baktı ve ona adıyla seslendi.
Oliver henüz yarı uyanıktı, karşılık vermedi.
Fagin, Oliver'in hala uyuduğunu sandı.
Kapıyı kilitleyerek yerdeki gizli bir delikten bir kutu
çıkardı. Kutuyu dikkatle masanın üstüne koydu.
Sonra oturup, değerli taşlarla pırıl pırıl parlayan
çok güzel bir altın saat çıkardı kutudan.
Çirkin bir gülüşle, -Ah! dedi, -iyi çocuklar! İyi
çocuklar! Sonuna kadar dürüst çocuklar! Fagin'le
ilgili tek söz bile söylemezler. Hem neden
söylesinler? Bu onları asılmaktan kurtarmaz ki.
Yoo! İyi çocuklar!
Saati yerine koyduktan sonra en az altı saat
daha çıkardı. Onların hepsine de aynı
hoşnutlukla baktı. Kutuda birçok yüzük ve başka
harikulade değerli taşlar vardı.
Adam, kendi kendine yüksek sesle, -insanları asmak
ne harika bir fikir! dedi. -Ölüler hiç üzüntü duymazlar.
Ölüler hiç konuşamazlar. Ya, bizim işimiz için bu iyi işte!
Beşi bir sırada asılmış ve bu mücevherlerin öyküsünü
anlatacak kimse kalmamış!
Bu sözleri söylerken parlak kara gözleri Oliver'in yüzüne
ilişti. Çocuğun gözleri, sessiz bir merakla adamın
gözlerine saplanmıştı sanki: Fagin bütün yaptıklarını
Oliver'in gördüğünü anladı. Çabucak kutuyu kapatıp,
masadan bir ekmek bıçağı aldı ve Oliver'in üstüne
yürüdü.
-Sen uyanıksın, ha? Ne gördün? Söyle, çocuk! Çabuk,
çabuk! Yaşamak istiyorsan, söyle!
-Daha fazla uyuyamadım efendim, diyebildi Oliver.
-Sizi rahatsız ettimse, çok üzgünüm. Sadece uyanıverdim
işte.
Fagin, -Şu güzel şeylerden hiçbirini gördün mü? dedi.
-Evet, efendim.
Bıçağı yerine bırakan Fagin, -Ya! dedi. -Onlar benim,
Oliver. Bu yaşlı halimde, yalnız onlarla yaşıyorum ben.
Tam bu sırada Cek Dovkinz, Çarli Beyts denen çocukla
birlikte içeri girdi.
-Ooo, sevgili çocuklarım, dedi Fagin. -Umarım işe
gitmiştiniz bu sabah.
Dovkinz, -Çok iş yaptık, dedi.
Çarli Beyts, -Pek çok, dedi.
-Aferin, aferin! dedi Fagin. -Neler getirdin, Dovkinz?
Dovkinz, -İki torba dolusu para, diyerek torbaları
Fagin'e verdi.
-Umduğum kadar ağır değil bunlar, dedi yaşlı
adam, -ama, iyi iş doğrusu. Bu çocuklar iyi çalışıyor,
öyle değil mi, Oliver? Oliver, -Çok iyi, dedi. Çarli Beyts
güldü. Oliver'i şaşırtacak kadar çok güldü. Oliver
ortada gülecek bir şey göremiyordu.
Fagin, Çarli'ye, -Pekiyi, sen ne getirdin bakalım? dedi.





goksel




