| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )
nufüs huviyet cuzdanı gökyüzü kadar kırmızı 2006Hakiki yoksul bir iki Hurma ve bir iki Lokma alıb kapıdan dönen değil, iffet'inden 
 dolayı istemekden sakınan kimsedir

orfeonrecord13289.bloggumnaruto shippuden goksel

1 "charles dıckens oliver tvist oliver'in ilk yılları 3" etiketi kullanan gönderi "charles dıckens oliver tvist oliver'in ilk yılları 3" etiketi kullanan diğer içerikler resimler , videolar
 
Sep
17
    

 

 

Bayan Soverberi: -Ne?

 -Et, Bayan Soverberi, et, dedi Bay Bambıl. -Ona

çok fazla et vermişsiniz. Eğer bizim güçsüzler evinde

yaptığımız gibi yalnız çorbayla besleseydiniz,

bunların hiçbiri başınıza gelmezdi.

Bayan Soverberi, -Tanrım, Tanrım! dedi. -Eli açıklığın sonu bu işte.

 Bay Bambıl, -Onu bir iki gün orada bırakın,

dedi. -Daha sonra da çorbadan başka hiçbir şey

vermeyin, Bayan Soverberi. Ne de olsa kötü bir

aileden geliyor.

  Tam bu sırada Bay Soverberi gelmişti.

Öbürleri Oliver'in yaptıklarını bir bir ona

anlattılar. O da kapıyı açıp Oliver'i dışarı

çekti. Oliver'in üstündekiler parçalanmış, eli yüzü

tırmık içinde kalmıştı. Saçları karmakarışıktı ve hala

kıpkırmızı ve öfkeli görünüyordu.

 Bay Soverberi Oliver'in kulağının üstüne bir tokat

patlatırken, -Şimdi, artık uslu bir çocuk oldun, değil mi?

dedi.

Oliver, -Noa; annem için kötü sözler söyledi, dedi.

 Bayan Soverberi: -Söylediyse ne olmuş? Söylediklerinin

hepsini annen hak etmiş. Hatta daha kötülerini de.

Oliver: -Hayır, yalan bu.

Bayan Soverberi: -Evet, öyle.

Oliver: -Doğru değil bu.

Bayan Soverberi hüngür hüngür ağlamaya başladı.

 Oliver'e iyi davranmak isteyen Bay Soverberi karısı

ağlamaya başlayınca Oliver'i dövmek zorunluğunu hissetti.

Onu iyice bir dövdükten sonra gene karanlık odaya kapattı.

Gece olunca Oliver'e dükkanın üst katındaki yatağına

gitmesi emredildi.

 Dükkanın sessizliği içinde yapayalnız bırakılıncaya

kadar kendini tutan Oliver o zaman ağlamaya başladı.

Yere dizlerinin üstüne çöküp elleriyle yüzünü kapayarak

ağladı, ağladı.

Oliver uzun süre hiç kıpırdamadan öylece kaldı.

 

 

Yanıbaşında yanan mum gittikçe azalıyordu. Sonra kalkıp

kapıyı açtı ve dışarıya baktı. Gece soğuk ve karanlıktı.

Kapıyı kapadı, bir iki parça giyeceğini bir mendilin

içine bağladı, oturup sabahı beklemeye koyuldu.

Günün ilk ışığı pencerelerden süzülünce Oliver

tekrar kalkıp kapıyı açtı. Korkulu bir bakışla

acele etrafına bakındıktan sonra kapıyı çekip

caddeye çıktı.

:::::::::::::::

Beşinci Bölüm

OLİVER LONDRA'YA GİDİYOR

  Nereye gideceğini bilmeyen Oliver sağına soluna

bakındı. Şehirden çıkan arabaların tepeyi

tırmandıklarını hatırladı. O da aynı yolu tuttu.

 Yürüdüğü yol Bayan Man'ın evinin önünden geçiyordu.

Bunu görünce kalbi hızla çarpmaya başladı,

ama geri dönmek istemiyordu. Hem de, sabahın bu çok

erken saatinde görülmek korkusu pek yoktu.

 Evin önüne gelmişti. Etrafta çıt çıkmıyordu.

Durdu, bahçeye baktı. Orada bir çocuk

çalışıyordu. Çocuk, güçsüzler evindeki

çocuklardan biri ve eski bir arkadaşıydı. Oliver

onu gördüğüne sevindi. Kaç kez birlikte dövülüp

hapsedilmişlerdi.

 Çocuk bahçe kapısına doğru koşarken

Oliver, -Sessiz ol, Dik, dedi. -Kimse uyandı mı?

Çocuk, -Benden başka uyanan yok, diye karşılık verdi.

 Oliver: -Beni gördüğünü kimseye söyleme Dik. Ben

kaçıyorum. Beni dövdüler ve çok kötü hırpaladılar.

Buradan gidiyorum. Sen de çok hasta görünüyorsun,

Dik!

 Çocuk solgun bir gülümsemeyle, -Doktor onlara

öleceğimi söylerken duydum, dedi. -Seni gördüğüme

çok sevindim Oliver, ama hiç durma burada, hiç durma.

 Oliver, -Sana hoşçakal demek için durdum, Dik,

dedi. -Seni tekrar göreceğimi biliyorum. İyileşeceksin

ve mutlu olacaksın, Dik.

  Çocuk, -Umarım, diye karşılık verdi. -Öldükten

sonra, daha önce değil. Doktorun doğru söylediğine

inanıyorum, Oliver. Çünkü düşlerimde hep cenneti ve

 

 

uyanıkken hiç görmediğim iyilikle dolu yüzleri görüyorum.

Öp beni. Çocuk alçak bahçe kapısının üstüne

tırmanıp küçük kollarını Oliver'in boynuna doladı.

-Güle güle! Tanrı seni korusun!

  İlk kez birisi Tanrı'nın Oliver'i korumasını dilemişti

ve Oliver yaşamının ondan sonraki yıllarında başına gelen

tüm sıkıntı ve değişikliklerde bunu hiç unutmamıştı.

 Oliver izlenmekten ve yakalanmaktan korkarak

hiç durmadan kaçtı. Sonunda bir taşa oturup, ilk kez

nereye gideceğini ve nasıl yaşayacağını düşünmeye

başladı. Yanına oturduğu taşta, oradan Londra'ya yetmiş

mil kaldığı yazılıydı. Londra! O koskocaman, çok

büyük yer! Kendisini orada hiç kimse, hatta Bay Bambıl

bile bulamazdı.

 Oturduğu yerden fırlayıp kalktı. Oraya nasıl gidecekti?

Mendilinin içine bağladığı bir parça kuru ekmeği, eski bir

gömleği ve iki çift çorabı vardı. Birkaç kuruş da parası.

 -Ama, bu kış gününde yetmiş mil yürümeme bunların hiçbir

yardımı olmaz ki... diye düşündü.

  O gün yirmi mil yürüdü. Bu yirmi mil boyunca biraz kuru

ekmek ve evlerin kapısını çalarak istediği birkaç

bardak sudan başka midesine hiçbir şey girmemişti. Gece

olunca bir tarlada uyuyakaldı. Önce çok korkmuştu, hem de

çok üşüyordu ve açtı. Rüzgar da sürekli uluyup duruyordu.

Ama yorgunluktan bitkin düşen Oliver hemen uyuyuvermiş ve

tüm sıkıntılarını unutmuştu.

 Ertesi sabah öyle üşümüş ve öyle acıkmıştı ki, birkaç

kuruş parasını verip ekmek almak zorunda kaldı. O

gün karanlık bastırıncaya kadar ancak on iki mil

yürüyebilmişti. O soğuk havada bir gece daha geçirmek

çocuğun durumunu büsbütün beter etmişti. Ayakları

acıyor, bacakları sanki tutmuyordu. Güçlükle yürüyebiliyordu.

 Oliver, günler geçtikçe daha zayıf düşüyordu.

Adamın biri ona bir öğünlük ekmek peynir, yaşlı bir

hanımefendi de yiyecek şeyler vermiş ve tatlı sözler

söylemişti. Bunlar olmasaydı Oliver'in sıkıntıları da

annesininkiler gibi sona erecek; yavrucak yolun üstüne

düşüp ölecekti.

 Oliver, yedinci günün sabahı erken saatlerde yavaş yavaş

yürüyerek, Londra'dan birkaç mil uzaktaki

küçük Barnet kasabasına girdi. Güneş tüm güzelliğiyle

doğuyordu. Sokaklar bomboştu. Oliver bir kapının

 

 

eşiğine oturdu. Her yanı toz toprak içindeydi, ayakları

kanamıştı.

 Biraz sonra insanlar gelip geçmeye başladılar.

Bazıları durup bir süre Oliver'e bakıyor, ama hiçbiri

onunla konuşmuyordu. Sonra bir oğlanın kendisine

baktığını gördü. Oğlan yürüyüp Oliver'in yanına

geldi. -Merhaba! Sıkıntın ne?

 Tuhaf bir çocuktu: Çok pisti, kısa boyluydu ve

çirkin gözleri vardı. Yaklaşık Oliver'in

yaşındaydı, ama tam bir erkek havası vardı

oğlanda. Neredeyse ayaklarına kadar inen bir

erkek paltosu giymişti, başında da her an

düşecekmiş gibi duran bir erkek şapkası vardı.

Oliver'e, -Derdin ne? diye sordu.

 -Çok açım ve yorgunum, dedi Oliver. -Yürüyerek

uzun yoldan geldim. Son yedi gündür hep yürüyorum.

Gözlerine yaşlar doldu.

 Çocuk, -Yedi gündür ha? dedi, -Şimdi anladım!

Sana yiyecek bir şey gerek ve sen onu alacaksın.

Çok param yok ama, senin yiyecek paranı

ödeyeceğim. Kalk bakalım!

  Oliver'in kalkmasına yardım etti, onu bir hana

götürerek biraz et, ekmek ve içecek bir şeyler

ısmarladı. Oliver yeni arkadaşıyla birlikte güzelce

karnını doyurmuştu.

  Oliver önündekilerin hepsini yiyip bitirdikten sonra;

tuhaf çocuk, -Londra'ya mı gidiyorsun? diye sordu.

-Evet.

-Kalacak yerin var mı?

-Yok.

-Paran?

-O da yok. Sen Londra'da mı oturuyorsun? dedi Oliver.

 -Evet, öyle, evde kaldığım zaman. Sanırım bu gece

yatacak bir yer gerek sana, öyle değil mi?

 -Öyle, gerçekten. Uzun süredir bir dam altında

vyumadım.

 

 

 -Bunun için hiç canını sıkıntıya sokma sen, dedi

çocuk. -Bu akşam Londra'da olmam gerek. Orada sana

bedava yatacak yer verecek yaşlı bir bey tanıyorum.

O beni çok iyi bilir.

  Oliver, bu oğlanın adının Cek Dovkinz olduğunu

öğrendi. Cek karanlık basmadan önce Londra'ya girmek

istememişti, onun için şehre vardıklarında saat

neredeyse on bir olmuştu. Cek hızlı yürüyordu, Oliver

de onun ardından giderek dar bir sokaktan, görüp

göreceği en pis yerlerden birine girdi. Hava çok kötü

kokularla, sokak da zil zurna şarhoş erkek ve kadınlarla

doluydu.

  Oliver tam oradan kaçmayı düşünüyordu ki; Dovkinz

birden onun kolunu yakaladı, bir evin kapısını

iterek açtı ve ikisi birden içeri girdiler.

 İçerisi karanlıktı, ama Oliver kırık merdivenlerin

üstünden bakan bir adamın yüzünü seçebildi.

Adam, -İki kişisiniz! dedi. -Yanındaki kim?

 Cek Dovkinz, Oliver'i öne doğru çekerek, -Yeni

bir arkadaş, dedi. -Fagin yukarda mı?

-Evet, mendillerle uğraşıyor. Çıkın yukarı.

 Dovkinz, Oliver'in elini tutarak, büyük güçlükle

karanlık ve kırık merdivenlerden yukarı çıkmasına yardım

etti. Bir odanın kapısını hızla açarak, girdi ve Oliver'i

arkasından içeri çekti.

 Odanın duvarları eskilikten ve pislikten simsiyahtı.

Ocağın önünde bir masa vardı. Masanın üstünde bir

şişenin içine sokulmuş bir mum, iki üç fincan, bir somun

ekmek, biraz terayağ ve bir tabak vardı. Ateşin

üstünde et pişiyordu.

 Ocağın yanında çok yaşlı bir adam duruyordu. Adı

Fagin'di. Üstü başı pislik içindeydi, kızıl saçları kötülükle

dolu çirkin suratını yarı yarıya örtmüştü. Tüm dikkatini

pişen etle, yan yana bir ipe asılmış bir sürü ipek mendil

arasında paylaştırıyor gibiydi. Düzensiz birkaç yatak yere

yan yana serilmişti. Masanın çevresinde dört beş erkek

çocuk oturuyordu. Bunlar da orta yaşlı erkeklerin

havasında uzun pipolar ve içki içiyorlardı. Dovkinz yaşlı

adamın kulağına bir şeyler fısıldarken, hepsi onun

başına toplandılar. Sonra hepsi, dönüp Oliver'e bakarak

gülümsediler. Aynı şeyi yaşlı adam da yaptı.

Cek Dovkinz, -İşte bu çocuk, Fagin, dedi. -Adı Oliver

 

 

Tvist.

 Yaşlı adam gene gülümsedi ve başını eğerek selam

verdi. Sonra Oliver'in elini tuttu ve arkadaşlığıyla

kendisine onur vereceğini umduğunu söyledi. Daha sonra

pipolu genç adamlar birer birer gelerek Oliver'in her iki elini,

özellikle mendilini tuttuğu elini sertçe sallayarak sıktılar.

Bunlardan biri hevesle şapkasını alıp astı, bir başkası

da Oliver'i yatmadan önce ceplerini boşaltmak

zahmetinden kurtarmak istermişçesine, ellerini onun

ceplerine daldırıverdi.

Fagin, -Seni gördüğümüze çok sevindik Oliver, dedi.

 -Haa, sen hep şu mendillere bakıyorsun. Onları

yıkamak için hazırladık. Hepsi bu, Oliver, hepsi bu. Hah

hah ha!

 Çocukların hepsi bu söze gülüştüler ve akşam yemeklerini

yemeye başladılar. Oliver de onlarla birlikte yedi;

sonra ona yerde bir yatak verdiler ve çocukcağız hemen

derin bir uykuya daldı.

:::::::::::::::

Altıncı Bölüm

FAGİN VE ÇETESİ

 Ertesi sabah Oliver uzun bir uykudan

uyandığında vakit epey geç olmuştu. Odada,

kahvaltı için kahve yapan yaşlı adamdan başka

kimsecikler yoktu. Kahve hazır olunca adam

dönüp Oliver'e baktı ve ona adıyla seslendi.

Oliver henüz yarı uyanıktı, karşılık vermedi.

  Fagin, Oliver'in hala uyuduğunu sandı.

Kapıyı kilitleyerek yerdeki gizli bir delikten bir kutu

çıkardı. Kutuyu dikkatle masanın üstüne koydu.

Sonra oturup, değerli taşlarla pırıl pırıl parlayan

çok güzel bir altın saat çıkardı kutudan.

Çirkin bir gülüşle, -Ah! dedi, -iyi çocuklar! İyi

çocuklar! Sonuna kadar dürüst çocuklar! Fagin'le

ilgili tek söz bile söylemezler. Hem neden

söylesinler? Bu onları asılmaktan kurtarmaz ki.

Yoo! İyi çocuklar!

 Saati yerine koyduktan sonra en az altı saat

daha çıkardı. Onların hepsine de aynı

hoşnutlukla baktı. Kutuda birçok yüzük ve başka

harikulade değerli taşlar vardı.

 

 

 Adam, kendi kendine yüksek sesle, -insanları asmak

ne harika bir fikir! dedi. -Ölüler hiç üzüntü duymazlar.

Ölüler hiç konuşamazlar. Ya, bizim işimiz için bu iyi işte!

Beşi bir sırada asılmış ve bu mücevherlerin öyküsünü

anlatacak kimse kalmamış!

   Bu sözleri söylerken parlak kara gözleri Oliver'in yüzüne

ilişti. Çocuğun gözleri, sessiz bir merakla adamın

gözlerine saplanmıştı sanki: Fagin bütün yaptıklarını

Oliver'in gördüğünü anladı. Çabucak kutuyu kapatıp,

masadan bir ekmek bıçağı aldı ve Oliver'in üstüne

yürüdü.

 -Sen uyanıksın, ha? Ne gördün? Söyle, çocuk! Çabuk,

çabuk! Yaşamak istiyorsan, söyle!

-Daha fazla uyuyamadım efendim, diyebildi Oliver.

 -Sizi rahatsız ettimse, çok üzgünüm. Sadece uyanıverdim

işte.

Fagin, -Şu güzel şeylerden hiçbirini gördün mü? dedi.

-Evet, efendim.

 Bıçağı yerine bırakan Fagin, -Ya! dedi. -Onlar benim,

Oliver. Bu yaşlı halimde, yalnız onlarla yaşıyorum ben.

Tam bu sırada Cek Dovkinz, Çarli Beyts denen çocukla

birlikte içeri girdi.

 -Ooo, sevgili çocuklarım, dedi Fagin. -Umarım işe

gitmiştiniz bu sabah.

Dovkinz, -Çok iş yaptık, dedi.

Çarli Beyts, -Pek çok, dedi.

-Aferin, aferin! dedi Fagin. -Neler getirdin, Dovkinz?

 Dovkinz, -İki torba dolusu para, diyerek torbaları

Fagin'e verdi.

 -Umduğum kadar ağır değil bunlar, dedi yaşlı

adam, -ama, iyi iş doğrusu. Bu çocuklar iyi çalışıyor,

öyle değil mi, Oliver? Oliver, -Çok iyi, dedi. Çarli Beyts

güldü. Oliver'i şaşırtacak kadar çok güldü. Oliver

ortada gülecek bir şey göremiyordu.

Fagin, Çarli'ye, -Pekiyi, sen ne getirdin bakalım? dedi.